ORHAN SEYFİ YÜCETÜRK
Ali Vefa ve Aziz Can Yücetürk
Orhan Seyfi Yücetürk 1933 yılında Turgutlu’da doğdu. Babası berber Şerif Bey, annesi Huriye Hanım’dı. Her ikisi de Rumeli göçmeni idi. Babası Balkan Harbi’nden sonra iki yaşında iken Anadolu’ya göç etmiş, âile Manisa-Turgutlu’ya yerleştirilmiş ve âileye bir üzüm bağı verilmişti. Şerif Bey berberliğinin yanı sıra üzüm de yetiştirirdi. Orhan Seyfi Yücetürk’ün baba tarafından dedesi Müderris Üzeyir Aziz Hilmi Efendi idi. Şimdiki Yunanistan sınırları içinde kalan Manastır’ın bir kazası olan Florina’da yaşamıştı. Babası bölgenin ileri gelenlerinden Reyhan Sipahi olarak bilinen Müderris Üzeyir Efendi, 1895-1906 yılları arasında Manastır Askeri İdadisi’nde de hocalık yapmıştı. Bu tarihler Mustafa Kemal’in Manastır’da Askeri İdadi’de okuduğu tarihlere denk gelmektedir. Mustafa Kemal’in hocalığını yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Yücetürk soyadını alırken bu hususun da rolü olduğu düşünülebilir.
Orhan Seyfi ismini şair Orhan Seyfi Orhon’u çok seven babası vermiştir. Aslında 6 kardeş olarak dünyaya gelmişler, fakat kendinden önce gelen ağabeyi ve kendinden sonra gelen kız ve erkek kardeşleri çocuk yaşlarda vefat etmiş ve üç erkek kardeş yaşamıştır. Şerif Bey üç oğluna da yüksek tahsil yaptırarak yetiştirmiştir.
Orhan Seyfi’nin çocukluğu ve ilköğretim yılları Turgutlu’da geçmiştir. Daha sonra 1948 yılında parasız yatılı sınavını kazandığı Bolu Erkek Öğretmen Okulu’ndan 1951 yılında pekiyi derece ile ilkokul öğretmeni olarak mezun olmuştur. Mecburi hizmeti gereği tayin olduğu Hakkâri merkez Çukurca nahiyesi beş sınıflı okulunda tek öğretmen olarak bir yıl çalışmıştır. Çukurca o dönemde her ne kadar nahiye olsa da, ancak katırlarla gidilebilen, bakkal, fırın, dükkân bulunmayan 525 nüfuslu bir mahrumiyet bölgesi idi. Genç öğretmen Mayıs ayında okullar tatil olunca, Çukurca’dan Turgutlu’ya 20 günde gidebilmiştir. 1952 yılında Valilikçe terfian Merkez Cumhuriyet Okulu Başöğretmenliği ve İlköğretim Müdürlüğü görevlerine atanmıştır.
1953 yılında İstanbul Ayazağa Süvari Okulu’nda Yedek Subay öğrencisi olarak başladığı askerlik görevini, Kars-Sarıkamış Kırkıncı Süvari Alayı’nda tamamlayarak, 1954 yılında terhis olmuştur. 1954-1955 öğretim yılında Manisa ili Alaşehir ilçesi Sarıgöl nahiyesi Sığırtmaçlı Köyü’nde beş sınıf tek öğretmen olarak çalışmıştır. Hatıralarında, bu köyde öğretmenlik yaptığı dönemde tarım derslerinde öğrencilere köyün sulak bir arazisine 10 bin kavak fidanı diktirdiğini anlatır. Yıllar sonra 1974 yılında tekrar köyü ziyarete gittiğinde, kavak ağaçlarını göremez, ağaçlara ne olduğunu köy kahvesinde oturanlara sorar. Köyün yaşlıları Orhan Hoca’yı tanımıştır, “Görmez misin Orhan Hocam, bak senin kavaklar köye okul oldu, o kavaklar sayesinde köye elektrik geldi, su geldi. Allah senden razı olsun.” derler.
1955 yılında Turgutlu Merkez On dört Mayıs İlkokuluna tayin edilmiş ve burada iki yıl çalışmıştır.Üniversiteye gidebilmek için Manisa Lisesi’ni dışarıdan bitirerek lise diplomasını aldıktan sonra öğretmenlik görevinden istifa etmiştir. Turgutlu’da tanıştığı Muallâ öğretmen ve Manisa Lisesi’nde tanıştığı Edebiyat Öğretmeni Nazik Erik Hoca’nın teşviki ile yüksek tahsil yapmaya karar vermiştir. O zamanlarda ilkokul öğretmenliği fevkalade prestijli ve geliri de iyi olan bir meslek olmasına rağmen,idealist düşüncelerle Türkiye’deki tek İlâhiyat Fakültesi olan Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne 1957 yılında kaydını yaptırmıştır.Okurken çalışmak zorunda kalmış, hatta babasına da mâlî açıdan destek olmuştur. Burada hocası Nazik Erik Hanım ile sınıf arkadaşlığı da yapmıştır. 1961’de mezun olduğu fakültede, sonradan hepsi ahlâk ve çalışkanlıkları ile yüksek mevkilere gelen yakın arkadaşları olmuştur.
Turgutlu’da iken tanıştığı Muallâ (Dalkıran)öğretmen ile dostlukları ve yakınlıkları devam etmişve 1959’da evlenmişlerdir. 1961’de Din Bilgisi öğretmeni ve Eğitim Şefi olarak, eşi edebiyat öğretmeni Muallâ Hanım ile birlikte Aydın Ortaklar Öğretmen Okulu’na tayin edilmişler, burada da önemli hizmetlerde bulunmuş ve çok kıymetli dostluklar kazanmışlardır. 1965-1966 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca bilgi, görgü ve ihtisasını artırmak için bir yıllığına Fransa’ya gönderilmiş ve Tours şehrinde hem eğitim görmüş, hem de araştırmalar yapmıştır.
İzmir’de
1967 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı imtihanları başararak İzmir Yüksek İslâm EnstitüsüMukayeseli Dinler Tarihi öğretmenliğine atanmıştır. Bu atama ile 1968’de İzmir’e taşınmışlar, Muallâ Hanım da İzmir’deki farklı okullarda görevine devam etmiştir. Aynı Enstitü’de Müdür Başyardımcısı olarak idarecilik de yapmıştır. 1982 yılında yüksek okulların fakülteye dönüştürülmesi kararı ile enstitü Dokuz Eylül Ünivesitesi altında İlâhiyat Fakültesi’ne dönüştürülmüştür. Üniversiteye bağlandıktan sonra,aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1984 yılında hazırladığı doktora tezi ile doktor ünvanını almış ve Dinler Tarihi ve Din Sosyolojisi alanlarında öğretim üyesi vasfı ile görevine devam etmiştir. Dokuz Eylül Ünivesitesi İlâhiyatFakültesi’nde 1997 yılında emekli oluncaya kadar görev yapmış ve toplam 46 yıl devlet hizmetinde bulunmuştur.
Muallâ ve Orhan Seyfi Yücetürk’ün iki oğlu dünyaya gelmiştir: Hekim olan Prof. Dr. Ali Vefa Yücetürk ve bilgisayar mühendisi olan Dr. Aziz Can Yücetürk.
24 Mart 2014’te İzmir’de vefat etmiş, Turgutlu’daki âile mezarlığına defnedilmiştir. Arkadaşlarından Prof. Dr. İsmail Yakıt vefatı için aşağıdaki tarihi düşürmüştür:
Bir gönül adamı daha erdi visâle
Hakka karîn olanların başkadır keyfi
Bir hâtif-i gaybî çıkıp dedi târîhi:
“Ol cennet’de mukimdir bugün Orhan Seyfi”
Şahsiyeti ve Sosyal Hayatı
Turgutlu’daki ilkokul öğretmenliği yıllarında tanıştığı ve sevdiği Muallâ öğretmen, Nazik Hoca ile tanışmasına vesile oldu. Nazik Erik Hoca, Orhan’ın din, tasavvuf ve hayat görüşü üzerinde fevkalâde tesirli oldu. Bu tesirler ile Sâmiha Ayverdi’nin önce eserleriyle, sonra kendisiyle tanışmasına ve Ayverdi’nin evlâtları arasına katılmasına rehberlik etti.
Orhan Seyfi’nin ilkokul öğretmenliği, sonrasında âilesinden uzakta geçirdiği ve çok değişik çevrelerde yer aldığı tahsil ve çalışma hayatı, onu dışa açık, insanları etkileyen, dost edinebilen, girişken, medenî cesarete sahip bir şahsiyete sahip kıldı. Yine ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde görev aldığı için teşkilâtçılık, yöneticilik ve arşivcilik vasıfları çok gelişmişti.
Nazik Erik ve Sâmiha Ayverdi’nin tesirleri ise onamilliyetçi, dinine sahip çıkan ve yaşayan, tasavvuf felsefesini günlük hayatına aktarabilen bir kimlik kjazandırdı. Ayrıca kendisi, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e fevkalâde saygılı ve bu değerleresamîmiyetle bağlı bir aydın din adamı olarak cemiyette kabul gören bir insan konumundaydı.
Rumeli kökenli bir âiledendi. Evlâd-ı Fâtihan ruhu taşıyan cevval, heyecanlı ve dinamik bir kimseydi. Hocalık vasfı ve din adamı vasfı pek çok açıdan farklıydı. Girişken, gayretli, düzenli ve medeni cesâret sahibi bir insandı. Çağrılan her yere gider, her toplulukta varlığını hissettirirdi. Modern tavır ve görünüme sahipti. Bu özelliğiyle çeşitli toplum kesimlerinde yadırganmadan yer alabildi. Sevilen bir öğretmen ve yöneticiydi. Talebelerinin hep “iyi insan, iyi hoca” olarak hatırladığı ve yıllar sonra karşılaşsalar bile saydığı ve sevdiği bir insandı.
İnanç ve düşüncelerini her yerde dile getirdi. İnsanlara İslâm’ın “güler yüzü”yle hitap etmesini bilirdi. Dinî bilgileri ve millî kültürümüzü, özünden taviz vermeden her ortamda anlattı ve etkili oldu. Dini tasavvuf penceresinden ve “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” prensibi ile takdim ederdi. Bu sâyede pek çok kimseye dini sevdirmişti.
Öğretmen okulu mezunu olması ve 40’lı 50’li yokluk yıllarında yetişmesi sebebiyle, eli de yatkın olduğu için pek çok şey bilir ve yapardı. Cilt yapmak, mandolin çalmak, ilâhileri düzgün bir sesle okumak, evin boya, elektrik ve sıhhî tesisat işlerini yapmak, dikiş dikmek, ütü yapmak, bazı yemekleri ve hassaten irmik helvasını yapmak, düzenli olarak evin alışverişini yapmak onun her zaman yaptığı işlerdendi. Böylece hem eşi Muallâ Hanım’a yardımcı olur, hem de evin bereketli olmasını temin ederdi. Tatlıyı çok severdi, hemen her yemekten sonra tatlı yerdi. Âilenin özellikle akşam sofrasında beraber olmasını ve günün haberlerini konuşup yorumlamasını isterdi.
Spora da merakı ve yatkınlığı vardı. Öğretmen Okuluyıllarında tenis, yüzme ve masa tenisi öğrenmişti. Ayrıca askerliğini Sarıkamış’ta süvari olarak yaptığı için binicilik ve kayak da yapıyordu. Musikiyi de seviyordu, oğullarının birer estrüman çalmasına herzaman teşvik edici oldu. En keyif aldığı anlar, oğullarından kanun ve ney eşliğinde mûsiki dinlemekti.
Üzerine aldığı işin takipçisi olur ve sonuçlandırıncaya kadar gayret ederdi. Çalıştığı Enstitünün Fakülteye dönüşmesi üzerine, 51 yaşında doktorasını büyük bir fedâkarlıkla tamamlaması kendisinin gayretini, öz disiplinini ve başladığı işi tamamlamasını en bariz şekilde göstermektedir.
Büyük oğlu’nun ilkokula başlamasından hemen sonra başlatıp 30 seneden uzun süre devam ettirdiği bir “ev okulu”ndan bahsetmeden olmaz. Bu okul cumartesi günleri öğleden sonraları değişik evlerde olur ve dost çevresinin ilkokuldan liseye kadar tahsil gören çocuklarına eğitim verilirdi. Okulda önce kendisi tamamlayıcı din ve hayat kültürü diye tanımlayabileceğimiz dersi anlatır, sonra Mehmet Demirci Hoca Kur’an okuma dersi verir ve son olarak Ayhan Altınkuşlar Hoca mûsıkî dersi verirdi.Orhan Hoca kendi derslerinde ilmihal bilgisini, Hz. Peygamberimizin hayatını, diğer peygamberlerin hayatını, görgü kurallarını dinî ve din dışı hikâyelerle anlatırdı. İlmihali uygulamalı olarak öğretirdi.
Bu üç hocanın emekleri ve paylaştıkları ilimleri, derslere katılan çocukların hayatları boyunca unutmayacakları güzel bir ortamda gerçekleşir ve fevkalâde tesirli olurdu. Yaşı büyüyen gençler de derslere gelir, hem talebelik hem de kalfalık yaparak Mehmet Hoca ve Ayhan Hoca’ya yardım ederlerdi. Katılan çocukların hemen hepsi bir Türk müziği enstrümanı çalmayı öğrenirlerdi. İçlerinden koro şefi, konservatuvar hocası olanlar çıkmıştı.
Bu vesileyle yakın dostu, kader arkadaşı Ayhan Altınkuşlar Hoca’dan da bahsetmek gerekir. Ayhan Hoca da Rumeli göçmeni bir âilenin çocuğu olarak Turgutlu’da doğmuştu. Orhan ve Ayhan çocukluklarından itibaren birlikte büyüdüler. İkisi de Bolu İlköğretmen Okulu’na gittiler, Ayhan müzik öğretmeni oldu. Orhan Hoca, Ayhan Hoca’nın da Sâmiha Ayverdi’nin halkasına katılmasına vesile oldu. Dostlukları vefatlarına kadar artarak devam etti.
Orhan Seyfi Yücetürk’ün bariz şahsiyet özelliklerinden biri de vefâsıdır. Onun için dostluk demek ömür boyu muhafaza edilecek billur bir sürahi kadar kıymetli varlık demekti. Âile bağları kuvvetliydi. Düzenli olarak her dini bayramda Turgutlu ve Manisa’daki eş, dost ve akrabaları mutlaka ziyaret eder, gönüllerini alırdı.
Hem celâlli hem derviş gönüllüydü. Çevresindekiler yardım için fırsat gözlerdi. Eskilerin tabiri ile “hayrat muska” gibi her hizmete, her yardıma, her göreve koşarak giderdi, “İyilik yapmak için fırsat gözle, bulamazsan icâd et” düsturu ile herkese yardıma koşar, ama titizliği ve prensiplerinden taviz vermezdi.Âhir ömründe Mordoğan’da bir yazlık edindi. Evi camiyle karşı karşıyaydı. Emeklilik yıllarında orada da hizmete devam etti. Meraklı cemaate dini bilgiler anlattı. Onlara Kur’an mealleri hediye etti. Birlikte okuyup öğrendiler.
Hâtırası yetiştirdiği talebeleri ve evlâtlarında yaşıyor. Ruhu şâd, makamı cennet olsun.




Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.