DOĞUMUNUN 100. YILINDA İLHAN AYVERDİ
Semahat YÜKSEL
4 NİSAN 2026 Vâkıfları Anma Toplantısı’nda yapılan konuşma metni, Kubbealtı Vakfı, Köprülü Medresesi, Çemberlitaş / İstanbul
Değerli Misafirler, kıymetli Dostlar;
Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın Nisan ayı geleneği olarak tertiplediği Vâkıfları Anma gününe hoş geldiniz, sizleri saygılarımla selamlıyorum.
Başta kurucularımız Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi ve İlhan Ayverdi olmak üzere bütün vâkıflarımızı Rahmet ve fâtihalarla anıyoruz.
İçinde bulunduğumuz 2026 senesi, aynı zamanda İlhan Ayverdi Hanımefendinin 100. Doğum Yılı oluyor.
Nüfus kaydına göre, Ziynet İlhan Tolun, 1926 Akhisar doğumludur. Basri Tolun, Samime Tolun Giray’dan sonra Pakize ve Murat Tolun çiftinin 3. evladı olarak dünyaya gelmiştir, Vasfi Tolun Bey’in de ablasıdır.
İşte bu vesile ile onun hayatını, şahsiyetini ve dilimize yaptığı müstesna hizmeti, onu tanıyanların şahitlikleri ile anarak, şükranla yâd etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.
2006 yılında Aysel Yüksel ve Zeynep Uluant tarafından, kıymetli büyüğümüzün 80. Yaşına armağan olarak İlhan Ayverdi: Bir Hayat Bir Lugat (B. Lugat) başlıklı kitap hazırlanmıştır. Gözümüzün önünden film şeridi geçiyor gibi zevkle okuduğumuz bu kitapla biz, İlhan Hanımın ailesini, hayatını, eğitimini, çalışmalarını yakından takip etme fırsatı buluyoruz.
İlâveten, onun şahsiyetinin ince ama sağlam yapısını, yapıcı ve müteşebbis tavırlarını, azimli gayretli çalışkanlığını, dostlarının ve sevgili Büyüklerinin onun hakkındaki müjdeli sözlerinin şahitliği ile tanımış oluyoruz. Emeği geçenlere teşekkür ediyor, bakî âleme göçenleri rahmetle yâd ediyoruz.
AKHİSAR’DAN İSTANBUL’A
Sizlerle bugün, İlhan Hanımefendinin hayatının akışını, Akhisar’dan çıkıp İstanbul’a geldiği 1943 yılından itibaren hızlı adımlarla takip etmek istiyoruz.
O yıl, Yükseköğrenime başlamış, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji kürsüsüne kaydını yaptırmış, bir taraftan da Maarif Müdürlüğü’nde çalışma hayatına girmiştir. Okuma heveslisi genç üniversite talebesinin yolu, aynı iş yerinde mesâi saatleri dışında alışılmadık sohbetleri ile kendisine yeni ufuklar açan Mehmet Örtenoğlu Beyefendi ile kesişir. Sonraları “Mehmet Dede” diyeceği büyüğü ile bu tanışıklık, iş yerinin dışına taşacak hacme ulaşınca, Tolun ailesinin Cağaloğlu Tan Apartmanındaki dâireleri, başta gençler olmak üzere onu tanıyıp dinlemeye gelenlerin gözde mekânı, âilenin ve İlhan hanımın hizmet kapısı haline gelir.
1948 yılına geldiğimizde, Sâmiha Ayverdi’den ilk okuduğu Yaşayan Ölü romanı ile çok heyecanlanan genç “tâlib”e, Mehmet Dede’si romanın yazarı ile tanışma kapısını açar ve ardından âilenin bütün fertlerinin Fâtih’in Güzîdeleri ile tanışması gerçekleşir.
1949 yılının bir gününde Mehmet Dede, Pakize Hanım ve kızı İlhan’ı Fâtih’e Kenan Rifâî Hazretlerini ziyârete götürür, İlhan Hanım rahatsızlık vermemek için yukarı çıkmaz, ama ziyâret edilen Büyüğünün “İlhan nerede?” sorusuna, Mehmet Dede “Rahatsız etmemek için çıkmadı” cevabını verince, “İnsan hiç babasını rahatsız eder mi” dâvetini alır.
1949 yılı, aynı zamanda, onun üniversiteden mezun olduğu yıldır.
AZİZ BİR HOCA
1961 yılına kadar, on bir sene, biz, Ziynet İlhan Tolun’u, dört farklı liseden sonra Çapa Eğitim Enstitüsü’nde talebelerine emek veren, onlar tarafından sevilen ve takdir edilen gayretli, müessir ve müşfik bir edebiyat öğretmeni olarak görüyoruz.
Bu mesâisinin belgesi olarak, bir talebesinin yıllar sonra “Şanı büyük aziz hocam” hitâbıyla başlayan hürmet dolu mektubunu okuyoruz.
Bu kadir kıymet bilen öğrencinin hislerine katılmamak mümkün değil… İlhan Hanımefendi muhâtap olduğu kişiyi anlama ve muâmelesini ona göre ayarlamada mahâret sâhibi idi, başta hitap şekli olmak üzere, karşıdakini sabırla ve dikkatle dinlemesi ile ona özel olduğunu hissettirirdi.
İleriki yıllarda, onun gençlerle kurabildiği bu sıcak samimi alâkayı muhîtin gençleri ve bizim neslin çocuklarına yönelmiş olarak görüyoruz. Onlardan her biri, danışmak istedikleri her konuda İlhan Teyzelerini yanlarında bulacaklar, öğrenim hayatlarındaki merhaleleri tâkip ettiğini hissedince sevinecekler, yaşıtları ile onun etrafında toplandıklarında fikren ve ruhen besleyici sohbetlerin zevkini ve şevkini gönüllerinde saklayacaklardır.
EKREM BEY’LE İZDİVAÇ
İlhan Hanımın meslek senelerine dönüyorum; 1959 yılındayız.. O senenin sonbaharında özel hayatında çok önemli bir değişiklik yaşar. Bu konuda, Aysel Yüksel ve Zeynep Uluant’ın satırlarını okuyoruz: “Sâmiha Ayverdi ile önceleri biraz resmî olan görüşmeleri 8 Ekim 1959 tarihinde Ekrem Hakkı Bey ile evlenmesiyle çok daha sıkı ve muhabbetli bir kıvam bulur.” (B. Lugat, 22)
Bu yeni durumu, Cağaloğlu’ndaki evde Mehmet Dede ziyâretine gelip “genç İlhan” ile tanışan ve armağan yazısında onu “dostum idi” diyerek anan Nazik Erik Hocanım şöyle değerlendirir:
“Evdeki genç gönüllere açılan sohbet kapılarında hizmet bitmişti. Şimdi o, son Osmanlı E. H. Ayverdi Beyefendi’nin eşiydi. Allah’a iman, mürşide teslimiyet, vatan ve millete hizmet, insana ve insanlığa yaratandan ötürü muhabbetle her an harekette bir şehsuvârın yanındaydı, çünkü onun iman, zekâ, bilgi, kültür hassaten sükûn ve huzur ile yoğrulmuş bir dosta ihtiyacı vardı. Karış karış Anadolu, adım adım Rumeli dolaşılıyorken hizmet gerekiyordu, dost gerekiyordu. İlhan Ayverdi şimdi bu görevdeydi! Bazen direksiyonda bazen bir sofra tanziminde çok zamanda bir sohbet meclisinde, sâkin ve mütebessim. O vardı, onun emeği vardı….”(Kubbealtı Akademi Mecmuası, 2006 Ekim)
“EKREM’İM MÜKRİMİM”
Burada, değerli Ablamız’dan dinlediğim ve o günkü canlılığı ile hafızamda yer eden bir hatıramı izninizle, nakletmek istiyorum:
Bir gün Ekrem Bey ile Fatih Kıztaşı’nda, kızı Nuriye Hanım ile birlikte oturmakta olan Bakırköy Müftüsü Ali Rıza Hayırlı Beyefendi’yi ziyârete giderler. Müftü Efendi onları merdiven başında ellerini dizlerine vurarak “Ekrem’im mükrimim Ekrem’im mükrimim” tezâhüratı ile karşılar.
Bu sahne İlhan Hanım için o kadar kıymetli bir hatıra idi ki, anlatırken, bu husûsî merâsime nail olan hayat arkadaşına saygısını ve bağlılığını, heyecanlı ama müteşekkir ses tonu ve parlayan gözleri ile âdetâ karşısındakine de yaşatıyordu.
Ekrem Hakkı Bey’in Hanımefendisi ömür boyu onun hânesinin “mükrim” ev sahibesi olma vazifesini şevk ve zevk ile sürdürmüş, ne odaları salonları ne de masaları “tenha” kalmıştır. Encümenen-i dâniş toplantılarında, iftarlarda, yaz aylarında kır bahçelerinde sofralar açmıştır. Müftü Efendi ailesi ile olan bu kıymetli dostluk, Kubbealtı’nın ilk vâkıflarından olan Nuriye Hanım adına 1998 yılında Hayırlı burs fonu kurularak bu günlere taşınmıştır.
Türkçemizde “iyilik etmek, iyilik görmek” fiillerini biliriz, ama “iyilik getirmek”(Kasas, 84) deyişi ile yeni tanıştım. Anlamı “kendinden sonra da devam edecek iyi bir iş başlatmak…” Bu açıklamayı okuyunca, gözümün önünden Fâtih’teki Büyüklerimiz geçmiş ve zihnimde şu sıralamayı yapmıştım.
İYİLİK GETİRENLER
1953 yılında İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü vesilesiyle kurulan İstanbul Fetih Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Ziya Cemal Büyükaksoy ve Yüksek Mühendis Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin “getirdikleri iyilik” ten sonra, Sâmiha Ayverdi ve İlhan Ayverdi de, 1966 Mayıs ayında Sabahat Gülay Hanımefendi ile birlikte Ankara’da Türk Kadınları Kültür Derneği’nin kurulmasına, arkasından İstanbul’da şubesinin açılmasına öncülük ederler.
Gaye ne idi? Devrin sosyal şartlarını göz önüne alarak, geleceğin anne babalarını değerlerimizle donanımlı hâle getirmek üzere Muhîtin Hanımefendilerinin zevk, şevk ve gayretini toplumun hizmetine kazandırmak.
1970’li senelerde Kubbealtı Cemiyetini ve tâkiben Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nı kurarak, müessese başlığı altında “iyilikler getirmeye” devam ederler. Daha sonra gençleri farklı iş kollarında hayata alıştırmak için kurulan İMECE, MERHABA dergisi, HÜLBE gibileri bir bir gündeme gelirken, ileriki yıllarda farklı şehirlerde kurulan Dernek ve Vakıflar da bu başlık altında zikredilebilir.
Bu durumu, kök ağacın uzviyet gereği, dal budak salması, büyümesi ve sarf edilen emeklerin, kendi rahatlarını kollamadan yapılan fedakârlıkların seneler içinde meyve vermesi olarak okuyabiliriz.
DİL AKADEMİSİ VE LUGAT
Bu kısa geçişle, Kubbealtı Vakfı’nın en önemli icraatlarından olan Lugat’e dönerek Lugat fikri nasıl doğdu? Sorusunun cevabını, Zeynep Uluant kaydı ile İlhan Hanım’ın ağzından dinleyelim: “Bir gün Ekrem Bey’in kahvesini pişirirken âniden içime bir ateş düştü. Zâten Türkçe’nin hâli içimizde yara gibi… İçimden, bir Dil Akademisi kurmalıyız diye geçirdim.… hemen Ekrem Beye koştum. “Paşa bir dil akademisi kuralım, dedim. “Neden olmasın?” diye cevap verdi… duramadım “Ben Sâmiha Anne’ye gidiyorum” dedim.… Bir hayli konuştuktan sonra “Efendim benim size bir söyleyeceğim daha var” diyecek oldum ki “Dur dur ben söyleyeyim” dedi ve ardından ilave etti. ‘Biz bir Dil Akademisi kuralım.’ Arada konuşma yok bir şey yok…” ( Kubbealtı Akademi Mecmuası, 2006 Ocak, s.11/12 )
Gözlerin göremediği gerçeklikler dünyasından gelen bu talep buluşması İlhan Hanım’a çok tesir ediyor ve ileriki satırlarda ondan şu hatırayı okuyoruz: “Bir gün hepsi de dul olan dostlarla oturuyoruz. Konu dullardan açılmışken içlerinden biri latîfe yollu ‘İlhan da var’ deyince Sâmiha Anne hemen ‘Yoo, o lugatle nikâhlı’ deyiveriyor..”
Bu satırları her okuyuşumda, aziz Ablamızın Fâtih’te çalışma odasında asılı duran, yaz aylarında ise onlarla beraber yazlığa taşınan bir hat levhasını hatırlarım:
Kadem kadem gece teşrîfi Nailî o mehin / Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi
Acaba bu mısralar onun derûnunda nasıl yankılanıyordu? “Ablacığım bu beyit size ne söylüyor da yaz kış onunla beraber olmayı seviyorsunuz?” diye sormak o günlerde hiç hatırıma gelmedi…
Ama bu beyitteki o söz mahâretinin ahengi içinde, sanki zamanda bir uzatma ve onu sabırla zevkle kabullenen dervişâne bir hâl seslendirilir gibi…
Evet, Sözlüğün İNTİZAR maddesini açınca Nâilî’nin bu beyti ile karşılaşmak hiç şaşırtıcı gelmedi, işte bu misal, kadim bir dostluğun, azîm bir emeğin sadr’dan satırlara geçen izi idi sanki.
“Muhafazakârlığı, değerleri bugüne taşımak” olarak anlayan Sâmiha Ayverdi’nin, lugat yazma işinde onu şu sözlerle desteklediğini okuyoruz: “İlhancığım! Kafamız da kalbimiz de ağzımız dilimiz de müşterek… Herhalde Lugat ile iktifa edip biz üçlere verilmiş vazifeden kaçamazsın. Öyle ise haydi Güzelim… eline kalemi alıp yazmaya başla…” (Bir Lugat s.30)
Yol açılmıştır… Kubbealtı Dil Akademisi 1972 senesinde kurulur ve Türkçenin Misalli Büyük Lugatini hazırlama işini öncelikli kuruluş gāyesi sayar.
Takip eden dört sene içinde, devrin ilim ve fikir adamlarına konu açılır, akademik çevrelerle istişare toplantıları yapılır, teklifler götürülür, isimler ve çalışma mekânı belirlenir, tarama listeleri, tarayacak kişiler, tarama fişleri ve zarfları hazırlanır ve hızla işe girişilir.
1976 senesine geliyor ve yeni durumu İlhan Hanım’ın ağzından dinliyoruz: “ … O zaman biz de Kültür Bakanlığından avans aldık. Bu çalışmaya girmişiz, ben Vakfın başkanı olarak Bakanlığa taahhütnâme imzaladım, bırakmamız mümkün değil, ama üniversitenin de yürütmesi mümkün değil. Oturup başına çökeceksin bu işin. Öyle olunca ben bu işin altında kaldım.… Asıl mühim olan şu. Böyle bir şey yapmaya niyet etmiş ve kendimize söz vermiştik. Bu iş muhakkak yürümeli düşüncesiyle, yâni bir Türk’ün ve Müslüman’ın uyması gereken prensibe uyarak bunu yürütmek gayretine geldik.” (Bir Lugat s.15)
Bu salonda, o yılların yoğun temposunu birlikte yaşamayanların olması muhtemeldir, onlar için durum şöyle özetlenebilir: İlhan Hanımefendi’nin isim annesi ve başkanı olduğu Kubbealtı’nın kuruluşundan beri devam eden seminerler, kurslar, Mecmua ve kitap neşriyatı, burs, kermes, iftar, konser, yemek, gezi gibi faaliyetler ile resmî muamelât işleri İlhan Hanım’ın başkanlığında önce Çarşıkapı’da İstanbul Fetih Cemiyeti binasında yürütülmüştür.
1984 yılından itibaren ise faaliyetler, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce Kubbealtı Vakfı’na tahsis edilen Çemberlitaş Köprülü Medresesi’ne taşınmıştır, tabii bir restorasyondan sonra.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Vakf’ın âdeta kuruluş ideali olarak benimsenen Lugat hazırlığı konusu; kurucuları, mütevelli heyeti, çalışanları ve bilhassa da İstanbul içinden ve muhtelif şehirlerden Kubbealtı’nın hakikatli gönül dostları ve değerli gençleri tarafından şevkle benimsenmiş ve her bir kişi elinden geleni yapma yolunda gayretler sarf etmiştir. Sâmiha Hanımefendi bu hummalı günleri “ Bir âbidenin kāidesi hazırlanıyor” sözleri ile ifade ederlerdi.
Sanki Bu uzun bekleyiş yıllarına karşılık, Müellifimiz Lugat’in girişine 11 başlıklı 76 sayfalık bir açıklamalar bölümü eklemiştir ki hacmi itibariyle olduğu kadar kendine has iddiasız anlatış ve ele alış tarzı ile de Örnek niteliğindedir. Okuyucu, bu 11 başlıktan son 7’si içinde Sözlüğün tanzimi ve kullanımı için gerekli teknik açıklamaları bulur. İlk 4 bölümde ise, Takdim ve Önsöz’ü tâkiben, eserin uzun süren hazırlığında zuhur eden durumlar, tutulan yol ve prensipler, kimlerle yol alındığı ve sonuçta ortaya çıkan tablo hakkında etraflıca bilgi ediniriz.
O yıllarda sıkça dile getirilen “yaşayan Türkçe” konusunda, Ayverdi Önsöz’ünde, 1976 senesinden îtibâren lugat yazma işini bizzat üzerine almak durumunda kaldığı kaydını düşer ve devam eder: “…günümüzde, yaşayan dilin sözlüğü gibi bir daraltmaya gidilirse bunun sınırını tayin mümkün değildir. Bugünkü dille bir Türk çocuğu Mehmet Âkif’i, bir Yahya Kemal’i ve hatta Atatürk’ü bile anlamaktan âcizdir. Bizim yaptığımız; ne varsa, ne var idiyse ortaya koymaktır….” açıklamasından sonra “Sözlük genellikle fikir yürütmez, tespit eder, elimizdeki malzemeye göre şekillenir. Tablo bu… Bu tablodan bu sözlük çıkmıştır.” beyanı ile önsözü tamamlar.
ŞİKÂYET DEĞİL ŞÜKÜR
Bir sonraki Takdim bölümünde, ki kendine has muhtevası ile dikkat çeken bir bölümdür, İlhan Hanımefendinin bu çileli işe giriş gayesini ve bu yoldaki azim ve sebatının sırrını öğreniriz : “Bu çalışma Türk dili için bir nebze faydalı olacaksa günler ve geceler süren ağır mesai altında geçen seneleri şikâyet değil şükür vesilesi saymakta ve bu eseri, bize gidilecek yolu ve her türlü hayrı gösteren aziz büyüklerimize ithaf etmekteyim.”
Evet, mesâi gerçekten ağırdı… İlhan Hanım vakıf başkanlığı ile birlikte lugat telif heyetinin yazıcı ve kurucu yöneticisi olduğu için her türlü icraat, maddî manevî tanzimi ve yürütülmesi ile onun uhdesinde gerçekleşiyordu, ama daima hiç ihmal etmediği danışmalarla, haberleri ve gelişmeleri paylaşarak, her zaman sakin sakin ve sessizce…
Ve bizler biliriz ki, muhterem müellifimiz, evindeki düzenin akışında, mesai saatlerine titizlikle uyma ve heyete dâhil olanlarla, yazlık kışlık gidiş gelişlerini aksatmadan, programlı ve disiplinli bir çalışma hızı yakalama ve o hızı yürütme dirâyetini göstermiştir.
Lugat hazırlığının uzun yılları boyunca onun en yakın desteği olan Hülya Uğur, Armağan yazısında İlhan Hanım hakkında şu gözlemleri sıralar:
“Bu kadar yoğun bir çalışmanın yanında her gelen misafiri güler yüzle karşılar, meselelerini dinler, elinden geldiğince yardımcı olmak isterdi. Kimse hakkında menfi bir şey söylediğini sanırım duyan olmamıştır. İlhan Ayverdi için herkes iyidir. Bir gün ‘İlhan Ablacığım sizin birisi hakkındaki yorumunuz tek taraflıdır, hiçbir zaman menfi olmaz ki’ dediğimde ‘çok şükür Hülyacığım, gerçek bu değil mi? Zaten bütün çalışmalarımız bu görüşü elde edip YAŞAMAK için değil mi?’ demişti…. Hiçbir şeyden şikâyet etmez, olaylardan güzellik çıkarmaya çalışır ve ‘her olandan alınacak bir ibret vardır’ derdi.” (Kubbealtı Akademi Mecmuası, 2026 Ekim)
Evet, izninizle, burada bir hatıramı daha nakletmek isterim: Bir ilkbahar mevsiminde, hep var olan sözlük mesâisine, hânesinde eksik olmayan ziyâretçi ve telefon trafiğine bir de yazlık bulma, hazırlanma ve taşınma işi de eklenince hareketlilik hissedilir derece de artmıştı. Bir vesile ile uğradığımda ortamdaki hareketliliği ve yoğunluğu fark ederek, “Ablacığım, inşallah yazlıkta biraz rahat edersiniz” temennime, sâkin ve mütebessim bir çehre ile “Ona mı bağlı Semahatciğim? “ cevabı ile; “rahat etme” hâlinin göreli olduğunu, öncelikli olarak kendi içimizde “hoş olma hâli”ni kazanmak gerektiği öğüdünü almış, yeri geldikçe de paylaşmışımdır.
Evet, az ve öz söyler ve yaşanmakta olan bir durum üzerinden madde ve mânâ birliği çizgisinde yürüyerek hemen irfanî boyuta bağlantı kurabilirdi; Veya, aynı kıvrak zekânın eseri olarak, yaşanan gündelik sahnelerde yakaladığı komik unsurları ya da o sahneye uygun bir fıkrayı hatırlayarak anlatır, sohbet havasını tebessümlerle tazelerdi.
Böyle nice hatıralarla, 2005 yılına geldiğimizde, İlhan Ayverdi, telifinden tanzîmine, örnek seçiminden sütun adedine, punto büyüklüğüne kadar her bir teferruat ile bizzat meşgul olduğu, 3 ciltlik “Asırlar Boyu TarihÎ Seyri İçinde Misalli Büyük Türkçe Sözlük “ün kültür geleneğimize “kadem kadem” doğuşuna analık etmiştir, denebilir.
2005 Kasım ayının 14’ünde Topkapı Sarayı Portreler Dairesinde Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Prof Dr. Necat Birinci tarafından ilim, basın ve sanat dünyasına; onu tâkiben de 8 Aralık 2005’de Kubbealtı Vakfı’nın Çemberlitaş Köprülü Medresesi salonlarında Vakıf Dostlarına tanıtım toplantıları yapılır.
Ne var ki sağlığı elvermediği için İlhan Ayverdi Hanımefendi bu toplantılara katılamaz.
Tanıtım toplantılarından sonra 2006 yılında Kubbealtı Lugatı ve müellifi hakkında basında yazılar çıkar, ve Kubbealtı Akademi Mecmuası (KAM) 2006 Ocak sayısını bu konuya ayırır. Mecmuanın sayfaları arasında gezinirken dikkat çeken bazı tesbit ve değerlendirmeleri, kısa kısa dikkatinize sunmak istiyorum:
Önce Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu’nu dinliyoruz: “1975 yılı Kasım ayında sözlüğün hazırlık safhasının tamamlandığı ve artık yazım işine başlanacağını bildirerek beni de davet ettiler.… dört kişi sözlüğü yazma işini üzerimize aldık. Ardından kısa bir çalışma da yaptık. Ben şimdi o çalışmaları hatırlıyorum da iyi ki o zaman bize kalmamış… Gerçekten meseleye bugüne göre çok farklı daha basit bir açıdan bakıyorduk.… İlhan Ayverdi Hanımefendi otuz yıl boyunca örnek peşinde koşmuş ve bir çok yeni tarama yaptırmıştır.… Bu arada dîvanlardan seçilmiş çok güzel örnekler ortaya çıktı. Ben dîvan edebiyatını bu sözlükle beraber yeniden keşfettim ve yeniden sevdim.… Çeşitli ilim alanlarına ait kelimelerde yâni terminolojide mutlaka uzmanlara başvuruldu.… ve Tasavvuf terimlerini bu konudaki engin bilgisiyle İlhan Ayverdi yazmıştır. Kubbealtı Lugatı bilhassa İlhan Ayverdi Hanımefendinin sarf ettiği tahminlerin fevkinde bir gayretin, Türk diline ve Türk milletine hizmetten başka bir amacı olmayan samimi ve ihlaslı bir çalışmanın ürünüdür.” tesbiti ile Prof. Topaloğlu sözlerini tamamlar. (KAM; 2006 Ocak s.18-22)
Sonra Prof. Dr. Ömer Faruk Akün yazısının girişinde Türkçemizdeki sözlükleri ve her birinin hususiyetlerini sıraladıktan sonra devam ediyor: “Benim kanaatime göre, Türkçe’nin bugüne kadar ortaya konulabilmiş en mükemmel lugatı olduğunu çekinmeden söyleyebilirim.… bilhassa İlhan Ayverdi’ye teşekkür etmek lazım. Hatta şükran ve minnet ifade etmek lazım. O irade olmasaydı eğer, Türkiye’nin şartları altında bezginlik getirmiş olsaydı bugün elimizde böyle bir lugat göremeyecektik. Benim karakterim mâlumdur. Takdir hususunda biraz hasisimdir. Ama gönül rahatlığıyla konuşuyorum, hem Kubbealtı hem İlhan Ayverdi Hanımefendi’yi tekrar tekrar tebrik etmeyi bir Türk münevverine düşen borç olarak görüyorum. Kubbealtı Lugatı’nın bir farkını da şurada görüyorum. Türk Dil Kurumu (için) üzerine düşen bir işi yerine getirmiş olmak var. Ama Kubbealtı Lugatı’nda durum farklı. Bu büyük bir fedâkârlığı gerektiriyor.” cümlesi ile sözlerini bitirir. (KAM, 2006 Ocak)
Mecmua’nın 2006 yılı Ekim sayısı da hatıralarla yüklüdür, muhtelif kalemlerden İlhan Ayverdi’nin 80. Yaşına Armağan yazılarını okuyoruz.
Ergun Göze Beyefendi şöyle yazıyor: “Bir fantezi yapmak için kendime sormak istedim. Türk dilinin o en büyük lugatında İlhan Ayverdi’yi anlatan kelime hangisidir? Türk tarihinin, dininin, dilinin hayranı bu üçlüyü, Ayverdiler’i, içine alan, birleştiren bereketlendiren, en iyi ifade eden mânâyı, yaşadıkları bir olayda buldum.
Üçü de eski topraklarımızı, Rumeliyi ecdad ruhlarını tâziz için ziyâret etmektedirler ve Yahya Kemal’in Üsküb’ündedirler. İlhan Ayverdi ağlamaktadır. Üsküplü bir hanım niçin ağladığını sorar. “Rumeli, işte bizi böyle ağlatıyor” cevabını verir. Üsküplü kadın ise “İstanbul da, düşündükçe bizi böyle ağlatıyor” diye karşılar. İşte İlhan Ayverdi de, o büyük Lugatı da bu yaşlı gözlerin ve sözlerin içindedir. Hangimiz değiliz ki?”
Bu satırlardan, “İlhan Ayverdi’ye” ithaflı gazelinde Baki Bilgi Beyin sesini dinlemek üzere Mecmua’nın 2007 Nisan sayısına geçiyoruz:
Hakkın okuruz şanını kāmus-ı cihanda / Şol vechile ki , noktada virgülde nihânız
KAMETİ DÂL OLDU
1970li yıllardan itibaren Türkçe lugat hazırlığı teşebbüsünü duyarak heyecanlanan ve kitaplaşmasını, kıymetli müellifimizle birlikte, dört gözle bekleyenler, Takdim günlerinde İlhan Ayverdi Hanımefendi’yi aralarında görememenin hüznünü, burukluğunu, yaşadılar.
O günleri idrâk ederken, hayli zaman önce, yorgun bir günün mesaisi içinde İlhan Ablacığım’dan duyduğum
Emâneti vermezler ehline Kāmeti dâl olmayınca
deyişi, kulaklarımda yankılandı durdu….
Evet, İlhan Ayverdi’nin, uzun zaman dilimi içinde Türk dili hazinesine, her bir kelimesi, mânâsı, söyleyişi ve özellikle de söyleyenleri ile bütünleşen tazelikleri, güzellikleri katarak vücuda getirdiği icraati yolunda “kāmeti dâl oldu”; ama Kültürümüzün mânevî boyutu ile ifade edersek, “hizmet ehli / yol eri” olarak nasıl yaşanacağını “hal diliyle tebliğ” edenlerden biri olarak ömrünü tamamladı.
Meslekler alanında olduğu gibi, insanın iç dünyasının tenvir ve tanziminde elbette ilim, bilgi önemlidir, öğrenilebilir, öğrenmek sorumluluğu vardır; ancak o bilginin nasıl yaşandığını kendi hayatı, şahsiyeti üzerinden sadelik ve tevazu içinde tatbik ve tedris edebilmek pedagojinin en ince ve hassas ayarıdır.
Biz İkinci Nesil diyeceğimiz 1930 ve 40’lılar ile sonraki nesillere, “Emânete ehil olma” yolunda hocaları Kenan Rifâî Büyükaksoy Maarifinden geçerek gelen, başta kurucu vâkıflarımız olmak üzere, tanıdığımız bütün kıymetli büyüklerimizi, bu SORUMLULUK hâlini, ince güzellikler içinde YAŞARKEN ve bizlere yaşatırken görmek nasip oldu…
Onlar, ilim yanında İrfanî değerlere dört elle sarılmanın, onlara bağlanmanın getirdiği huzur ve sükûna dayalı şahsiyetlerinde kurulan muvâzene, vezinli ölçülü yaşama ile her zorluğu aşmayı bildiler, feragat hırkaları giyerek çalıştılar eserler verdiler, gönül köprüleri inşa ettiler. Toplumda Müştereklik zeminini genişletmek ve onu endâzeli bir kıvama getirebilmek gayesi ile “Dünya görüşümü ve insanlık anlayışımı Hocama borçluyum” diyen Sâmiha Ayverdi ile birlikte muhitlerine rehberlik ettiler.
İstanbul’un harp yılları ile beraber yaşadığı muhacirlerle dolu meşakkatli hüzünlü mevsimlerini anlattığı Mesih Paşa İmamı sayfalarında Sâmiha Hanım şu soruyu sorar: “ O, İstanbul, yavaş yavaş kaybettiği irfanını, sanatını, mizacını, bir kelime ile varlığını ve medeniyetini yeniden kazanmak için acaba kaybolan ruhunu bulabilecek mi idi?” (s.179)
Aynı eserinde, marangoz Tahir’i “O Dost”/ “O İstanbul Beyefendisi” ile buluşturarak, ihya edilecek değerlerimize ışık tutar, onları bize hatırlatır ve yol gösterir.
Dileriz, Büyüklerimizin “iyilik getirerek kurdukları” bütün sivil toplum çatıları altında bizlere ve takip eden nesillere, onların işaret ettikleri “Kaybolan Anahtar”ları bulup yeni kapılar açmak ve “emânete ehil olmak” yolunda çalışmak nasip olsun.
Başta, 6 Kasım 2009 tarihinde ebedî âleme uğurladığımız İlhan Ayverdi olmak üzere bütün vâkıflarımız ile yol ve gönül Büyüklerimize, dostlarımıza rahmetler niyaz ediyor, aramızda olanlara sağlıklı ömürler diliyoruz.
Teşrifleriniz ve sabrınız için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
Semahat YÜKSEL Balmumcu- İstanbul
4 Nisan 2026 Vâkıfları Anma Toplantısı, Kubbealtı Vakfı, Köprülü Medresesi, Çemberlitaş / İstanbul




Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.