loader image

KEMÂL Y. AREN YURDAKUL İLE MÜLÂKAT

Özlem ARIÖZÜ

[email protected]


Muhterem Kemâl Hoca’mız
. Bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz, kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sizinle ‘CENNETİN KAPISINDAKİ KUZU’ kitabınız üzerine bir röportaj yapmak istiyoruz. Müsâade ederseniz sorularımıza geçelim ve bu gönlümüzü hoş eden kitabınıza açılan penceremizi aralayalım.

Memnuniyetle…

1) Cennetin Kapısındaki Kuzu’ kendisini yazdırmaya nasıl başladı?

Manisalı çok sevdiğim dostlarımdan Ünal Şenel bu kitabı yazmama vesîle oldu. Kendisi daha önce Celal Bayar Üniversitesi’nde yeni edebiyat kürsüsünde yardımcı doçentti. Şimdi İzmir Çiğli Kâtip Çelebi Üniversitesi’nde edebiyat bölümü başkanı oldu. Ünal daha talebelik yıllarından beri görüştüğüm, konuştuğum, çok akıllı, çok ferasetli, iyi niyetli bir insandır. Sohbetlerimizde talebelik yıllarımdan, yaşadıklarımdan bahsederdim. Simitçi tablasındakini satar hesâbı. Ünal ile konuşurduk zaman zaman. Ünal da her defasında: Hocam ne olur bunları yazın, derdi. Ben de Ünalcığım olmuyor, inkıbaz hâli var, derdim. Ünal yapı îtibâri ile çok tâkipçi bir insandır. Bir şeye takıldı mı onun sonunu getirmeyi huy edinmiş. Ünal’ın defalarca ısrârı üzerine Çaybaşı’ndan Manisa’ya kitabı çıktı. Çaybaşı’ndan Manisa’ya isimli kitabım ‘Cennetimi bulmuştum.’ diye bitiyor. O kitap da cennetin kapısına geldim, diye bitince bu defa Ünal yine bastırmaya başladı. Hocam cennetin kapısına geldiniz ama cenneti gezdirmiyorsunuz, diye. Ne olur cennetin devâmını da yazın, dedi. O bana ilham verdi. Sâmiha Annem de bana “Kuzu” diye hitâb ettikleri için kitabın ismi de oradan doğdu. Cennetin Kapısındaki Kuzu. Geçen sene Ramazan öncesiydi. Bir ilham diyelim, bir kıpırdanış. Başladım kaleme almaya ve yürüdü gitti. Ramazan’da kitap bittiği zaman Sinan Beyler’e iftara dâvetli olduğumuz gün elimde flaş diskle Sinan Bey’e gittim. Dedim sana bir ramazan hediyesi. ‘Ne bu abi?’, dedi. Aç, oku, gör dedim. Allah razı olsun değer vermiş. Okuyunca bunu hemen basalım abi, dedi. Dedim: Senin hediyen. Ne yaparsan yap. Allah razı olsun uğraştı. Mizanpajının yapılmasına dahi o karar verdi. Fotoğrafları koydu ve bu kitap çıktı.

2) Cennetin kapısına gelmeniz ile size nasıl bir kapı aralandı?

Ben fakir bir Anadolu çocuğuyum. Memleketimden kalkıp gelmişim İstanbul’a tahsil için. Bir takım hâdiseler gelmiş geçmiş üzerimden. Fakat bunların sonunda kendimi öyle bir yerde buldum ki Manisa’da iken, talebelik yıllarımda hayal edemeyeceğim bir şey bu. Kelimenin tam mânâsıyla, mecaz değil benim için bir cennetti o. Çünkü Manisa,  Anadolu kısacası dar çevredir. İnsanlar yetişirken çok kıt bir görgüyle yetişirler. Ama ben buraya gelince zengin bir dünya gördüm. Fevkâlade engin bir kültür. Dille tarif edemeyeceğim kadar. Hiç görmediğim ama görünce hayrân olduğum bir yaşama tarzı gördüm. Bunun içinde edeb var, davranış biçimi var. Oturup kalkıştan konuşma üslûbuna kadar çok farklı bir dünya. Bu eski İstanbul imiş. Ben bunu sonradan öğrendim. Sâmiha Annem’in İstanbul Geceleri kitabını okuduğum zaman:  Haa İstanbul buymuş,  dedim. Bu Anadolu’da bilinmeyen, duyulmayan bir şey. Hatta şöyle de diyebiliriz. Anadolu insanının içinden bazıları İstanbul’a gelip tekrar memleketlerine döndükleri zaman İstanbul’dan başka İstanbul yok kavramını yaratmışlar. Anadolu, İstanbul’u bir yaşama kâbesi gibi hayâl etmiş. Veyâhut ben öyle hissettim. İstanbul’a geldiğim ilk iki yıl benim için havâyîlik yılları oldu. Gezdim, dolaştım ayağı kırık tavuk gibi. İstanbul’u tanımaya çalıştım. Zâten daha lise yıllarında Nâzik Hoca’nın yaktığı ateşle İstanbul aşkı uyanmıştı bende. Yahyâ Kemâl’in şiirlerinden de yola çıkarak. Hatta o kadar ki Yahyâ Kemâl’in şiirlerinde anlattığı yerleri görmeye çalıştım ilk geldiğim yıllarda. Erenköy’e gittim, Kanlıca’ya gittim, Kandilli’ye gittim. Yahya Kemâl’in gördüklerini görmeye çalıştım. Yahya Kemâl şâir gönlüyle, şâir gözüyle görmüş. Ben garip bir Anadolu çocuğu. Erenköy’de köşkleri gördüm, ağaçları… Kandilli’de denizi gördüm, Boğaz’ı gördüm. Ama bu bende değişik bir kimlik oluşturmaya başladı. Yani liseden mezun oluncaya kadar kazandığım kimlik İstanbul’da âdeta yeniden inşâ ediliyordu. O zaman farkında değildim. Sonradan hayâtıma dönüp, geriye baktığım zaman farkettim. Evvelâ Boğazın güzelliğine vuruldum. İstanbul’u çok güzel anlatan yazarlardan biri de Refik Hâlit’tir. Refik Hâlit meselâ bir yazısında İstinye’de seher vakti denize bakmış. Denizi buzlu mürdüm eriği renginde görmüş. Teşbih bu. Hayrân oldum. Bir gün güneş doğmadan önce ben de onu göreyim diye İstinye İskelesi’ne gittim ve gördüm. Hakîkaten de Refik Halit çok mükemmel bir teşbih yapmış. O ilk geldiğim yılların mâcerâları bunlar. İşte o İstanbul aşkı vücut buldu İstanbul’da. Bilâhare ikinci yıldan îtibâren Özcan (Ergiydiren), Nâzik Erik Hoca’nın yönlendirmesiyle benimle temasa geçip de Sâmiha Annem’e götürdüğü zaman bu defa maddi dünyanın yanında bir de mânevî dünya oluştu.

3) Bu kitabı herkesten gizli yazmayı nasıl başardınız?

Sadece eşim Güngör Hanım’ın haberi vardı. Aliye okulla uğraşmaktan etrâfını görmez. Selim ise eşiyle, çocuğuyla meşgul. Ben yazdıkça Güngör Hanım’a okuyordum.

4) Kitabınızla alâkalı aldığınız tepkiler nelerdir?

Her okuyan memnuniyetini ifâde etti. Telefonla arama ihtiyacını duydular. Çok sevdiklerini, çok beğendiklerini söylediler eksik olmasınlar. Hatta bazıları ağlayarak okuduklarını söylediler. Orada da, samîmî söylüyorum, neresi bu ağlatan yer diye kitapta aradım karıştırdım. Ama bulamadım. Okuyan bir şeyler bulmuş. Ağlayarak okudum diyenler sayıca az değil. Her hâlde duygusal bir tarafı var, insanların kalbine dokunan bir yer var, ama ben onu bulamadım. Kitaptan daha çok tabii Sâmiha Annem’i tanıyanlar etkilendi. Tanımayanlar dahi memnûniyetlerini dile getirdiler. Öğretmenlik yıllarımda biraz ölçüyü kaçırdığım oldu ray yerine oturuncaya kadar. Yazı hayatımda ben kavgacı bir üslûbu sevmedim hiç. Belki Sâmiha Annem’in huzûrunda kavgaya, münâkaşaya yer olmadığı içindir. Benim için onun huzûrunda olmak üniversite eğitimiydi. Girdiğim yerde, girdiğim yolda kavgaya yer yok, sertliğe yer yoktu. İlk öğrendiğim şeylerden birisi de ‘Dervişin bir eyvallahı vardır.’, oldu. Burası bir derviş yolu, burada ancak eyvallah denirdi. Bir şeyler kazanmış olmalıyım ki o vaktiyle var olan ya da var olduğunu sandığım sertlik gitti. Belki kuzu hitâbı da oradan çıktı.

5) Sâmiha Ayverdi Hanımefendi ile karşılaşmanızı okurken duygulanmamak elde değil. Bu ânı bir kere daha sizden dinlemek istesek ayıp etmiş olur muyuz?

Odada dört kişiydik. İki bizden önce giren kişi vardı. Şu anda kimlerdi hatırlamıyorum. İki de biz. Ben ve Özcan. Sâmiha Anne, İlhan (Ayverdi) Abla’nın evindeki odaya, benim Sultan Kapısı dediğim kapıdan girdiler. Koltuğa oturdular. Karşımda bir levha vardı. Gözümü aldı bir an. Sâmiha Anne koltuğa oturdukları anda bir baktım ki birdenbire bir beyazlık hâsıl oldu. Ama o beyazlığı tarif edemem. Beyazın bin türlü çeşidi var belki. O bin tâneden bir tânesi. Bambaşka bir beyazlıktı. Onun içinde kayboldu Sâmiha Annem. Etrâfındakileri görüyorum. Özcan’ı filan görüyorum yanımda. Sesi de duyuyorum ama görüntü yok. Böyle bir andı o an. Bütün arzuma rağmen o görüntü değişikliğini bir daha yaşayamadım.

6) Peki bu görüntü değişikliğini daha sonra Sâmiha Anne’ye anlattınız mı?

Hayır anlatmadım. Edeb ettim. Yanlış belki ama ben onu anlatmamayı edeb saydım.

7) Kitabınızda Sinan Uluant Bey’in yazdığı takdim yazısından sonra Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Ezelî Dostlar kitabından alınan ‘Kuzu Selâmi’ isimli yazıya yer vermişsiniz. Kitabınızı okurken Kuzu Selâmi’nin hayatı ile sizin hayatınız arasında pek çok benzerlik fark ettik. Peki siz Ezelî Dostlar kitabındaki bu kısmı okuyunca neler hissettiniz?

‘Kuzu Selâmî’ aslında benim. Sâmiha Annem o yazıyı benim için yazmışlar. Aysel Hanım, Sâmiha Anne’nin yazılarını getirirdi. Allah rahmet eylesin, Hayri Bilecik Hoca, ben, Aysel Hanım üçümüz daktiloda çoğaltırdık, karbon kağıtlarıyla. Daktilo üç nüsha çıkartırdı. Üç dört defa yazardık bir yazıyı. Yazabildiğimiz kadar. Daha sonra da kardeşlerimize dağıtırdık. Bir gün Aysel Hanım sevinçle, memnûniyetle geldi. Kemâl sana bir müjdem var, dedi. Hayırdır, dedim. Sâmiha Anne sana bu yazıyı yazdılar, dedi. Ama ben o sırada öğretmen olduğum için herhalde deşifre olmayayım diye şahıs ve yer değişik kullanılmış. Ama hayat birebir benim hayatım. Onun için zâten Sinan Bey alıp o yazıyı kitabın başına koydu. O yazının kitabın başına konulması Sinan Bey’in isteğiydi.

8) Kemâl ismini size Sâmiha Ayverdi Hanımefendi koymuşlar. Bu ismin bir hikâyesi var mı?

İlk yazımı okuldaki bir edebiyat öğretmenimiz Manisa Işık Gazetesi’nde neşrettirdi. Yazıları yazarken ben kendime bir ad buldum: “Kemâl Ayaldı” diye bir takma isim. Artık yazıları bu isimle yazıyordum. İstanbul’a geldim. Bir iki dergiye filan yazı gönderdim yine o isimle. Arkadaşlarım da biliyordu bu takma ismimi. Özcan da biliyor. Yine böyle bir mesele geçince Sâmiha Anne: ‘Yurdakul’a ne diyelim ki?’ diye sorarken Özcan kullandığım takma ismi söylemiş. Sâmiha Anne de biz de Kemâl adını kullanalım, demişler. O günden itibaren ben Kemâl oldum. Kemâl olarak kaldım. Aradan seneler geçti. Yine çok mahzun olduğum,  ezildiğim bir gün, Anneciğim, dedim. Siz bana Kemâl dediniz ama nerde bende kemâlât. Onun üzerine dediler ki:  Biz sana Kemâl dedik, kemâlât sâhibi olduğun için değil, olasın diye. Öğretmenlik yıllarımda Turgutlu’da sulh hukuk hâkimi bir velîm vardı. Kızı bende okuyordu. Hâkim bey ile şehir kulübünde beraber oluyorduk akşam üzerleri. Ben umûmiyetle paydostan sonra doğru eve gitmezdim, günün yorgunluğunu eve taşımayayım diye. O zamanlar kasabamızda öğretmenler derneği, şehir kulübü gibi okur yazar takımının devam ettiği yerler vardı. Bir gün hâkim bey ile otururken içimden geçti: ‘Hâkim bey, benim yazılarda kullandığım takma bir adım var, bunu ben nüfûsuma geçirmek istiyorum. Muâmelesi nedir?’ , dedim. ‘Hocam sen üzülme, gönder nüfus kağıdını, ben hallederim.’, dedi. Hakîkaten dediği gibi bir gün okula mübâşiri göndermiş, nüfus kâğıdımı aldırdı. Bütün muâmeleleri yaptırmış. O zamanlar nüfus dâirelerinde bugünkü gibi bilgisayarlar yok. Telgraflar çekiliyor, yazılıyor, çiziliyor. Telefon ediliyor. Ben uğraşsam belki iki sene sürecek o muâmele. Hâkim bey o işimi yaptı. Allah razı olsun. Askerlik şûbesi dâhil her yerde, artık Kemâl Yurdakul oldum.

9) Sâmiha Ayverdi Hanımefendi size neden ‘Kuzu’ diye hitâb ediyorlardı?

‘Kuzu’ kitapta da geçtiği gibi Sâmiha Annemin fakire lütfettikleri bir sıfat. Neden bu sıfatı verdiklerini samimi söylüyorum bilmiyorum. O intibâyı verdim o zamanlar herhalde. Saçlarım kıvırcıktı. Saygıda kusur ettim belki. Bu hareketliliğimden dolayı mı bilemiyorum. Gönüllerine öyle doğmuş. Kuzu gibi gördüler. “Kuzu bu ayol”, dediler bir gün. Öyle kaldı o. Kuzu aşağı, kuzu yukarı. Benim de hoşuma gitti. Etrafındakilerde buna alıştı. Suzan Abla hele bayılırdı o kuzu sözüne. Allah rahmet eylesin. Ondan sonra o bana mahlas oldu.

10) Kitabınızda belirttiğiniz gibi Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin sizi kabul ettikleri odada iki kapı bulunuyor. Siz bu kapılara ‘Edeb Kapısı’ ve ‘Sultan Kapısı’ yakıştırmalarını yapıyorsunuz. Bu yakıştırmaları yapmanızın sebebini bizlerle paylaşır mısınız?

Bu yakıştırmaları sonradan yaptım. Daha evvel bu yakıştırmalar yoktu. Sâmiha Annem Sultan olduğuna göre bence Sâmiha Annem’in girdiği kapı sultan kapısıdır. Bizim girdiğimiz kapı da edeb kapısıdır. Oradan da edeble girmek lâzım. Böyle bir duygu oluştu bende. Ama Sâmiha Annemiz’in girdiği kapının Sultan Kapısı olduğunu şuûrlu düşünmüşümdür hep.

11) Lise yıllarında meslek seçimi husûsunda gönlünüzde mühendislik yatıyormuş. Sonra tıp fakültesine gitmişsiniz. Sonra da öğretmen olmuşsunuz. Bu vesile ile kim bilir kaç gönle girmiş, kaç kalbi fethetmişsinizdir. Şimdi arkanıza dönüp baktığınızda iyi ki öğretmen olmuşum diyor musunuz?

Ben liseden 1954’te mezun oldum. 1950’li yıllarda tüm âilelerin çocuklarını okutmak istedikleri bölümler meslek sahibi olunca para kazanacağı bölümlerdi. Bu evvelâ mühendislikti. Âileler çocuğumuz mühendis olsun diye kendilerinin şartlandırırlardı. Beni de o duygularla yetiştirdiler. Çünkü fakir bir âilenin çocuğuyum. Babam küçük bir memur. Mal yok, mülk yok. Babamın maaşıyla geçiniyoruz. Yokluk içindeyiz. Hayâlimiz hep ileride zengin olup rahat bir hayat yaşamak. Onun için evde devamlı konuşulan mevzu bu. İyi okuyorum çünkü. Hiç kalmadım ben öğrenim hayatımda. Tâ üniversiteye gelinceye kadar. Çok güzel geçtim. O zamanlar her üniversite kendi öğrencisini kendisi alıyor, imtihan ediyor. Meselâ tıp fakültesine gidecek olanlar Cerrahpaşa’da imtihana giriyorlar. Öğrenci de az. Teknik Üniversiteye girdiğimde yazılı imtihanları kazandım ama bir tek teknik resmi geçemedim. Benim de resme kabiliyetim hiç yoktur. Teknik resim çizim istiyor, yapamadım. Teknik Üniversite olmadı. Ne yapalım. O zamanlar yakın arkadaşım Erol (Olgaç) var, Allah rahmet etsin. İstanbul’a Erol ile beraber gelmiştik. Ben Teknik Üniversiteyi kazanamayınca Erol ile baş başa verdik, ne yapalım şimdi, dedik. O sıralarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 500 öğrenci alıyor. Müracaatlar son gün 490 da kalmış. 500’ü bile dolduramamış. Hadi dedik Tıp Fakültesine gidelim. Öylelikle girdik. Tıp Fakültesine girdik ama nerede yatıp kalkacağız? Yatıp kalkacak yerimiz yok. Biz gurbetten gelen adamlarız. O da Akhisarlı. İstanbul’da yurtları bile bilmiyoruz. Her yere de güvenemezsin. Bir arkadaş askeriyeye girsenize diye uyardı. Askeriye öğrenci alıyordu. Elbise veriyorlardı, yatacak yer veriyorlardı. Yemek de vardı. Tıbbiyeye kaydımızı yaptırdık. Oradan da Askeri Tıbbiyeye kaydımızı yaptırdık. Askeri Tıbbiye, şimdiki Eczâcılık Fakültesi var ya Beyazıt’ta, Elektrik İdâresinin karşısında o zamanlar oradaydı. İlk geceyi koridorda geçirdik. Yatakhâneleri hazırlamamışlardı. Ranzaları geçici olarak koridora koymuşlardı. Artık Askerî Tıp talebesiyiz. Bir süre sonra elbiseler verildi. Bayağı hoşuma gitti öyle bir üniforma ile olmak. Ama hevesim çabuk geçti çünkü üniforma hareketleri sınırlıyor. Ben ise sağa sola kaymaya meyyal yani bugünkü tabir ile havâyî meşrep bir insanım. Üniforma ile olmuyor o. Onun için bir iki sivil girip çıkmaya başladım. Hâlbuki okul idaresi de bu konuda titiz. Ancak cumartesi-pazar izin veriyor sivil giyinmeye. Diğer zamanlar resmî kıyafetle üniversitedeki derslere devâm etmek mecbûriyetimiz var. Bu arada İstanbul’u ayağı kırık tavuk gibi dolaşıyorum. İlk iki seneyi böyle harcadım. Sonra Özcan yakama yapıştı, Nâzik (Erik) Hoca’nın yönlendirmesi ile. Getirdi Sâmiha Annem’in kapısına bıraktı. Bıraktı, kendimi orada buldum ama dört sömestri kaybettim. Bir sömestirlik hakkım kalmış. Beş sömestirde verdim verdim bütün dersleri. Veremezsem askeri tıbbiyeden tard ama tıbbiye donduruluyor. Diyorlar ki git askerliğini yap. Ondan sonra gel devam et. Öyle olunca Allah rahmet eylesin Erol benim yakama yapıştı. O mazbut bir öğrenciydi. Yurdakul, gel bu olacak. Biz Akhisar’dan çıktık geldik. Âilelerimiz bize bakıyor, bizden başarı bekliyorlar. Bunu yapacağız mutlakâ, seni bırakmam dedi. Onunla bir pençeleşmem vardı ki. Gideceğim, geleceğim diye. Neyse ben beşinci sömestirde kalan dersleri verdim. Birinci sınıfı geçtim tıbbiyede. Ama havâiyâta alışmış bir adamın yakasını bırakmıyor dış dünya. Mütemâdiyen çekiyor yine. Alışkanlık. Gel diyor, gel. İkinci sınıfa geçmeme rağmen gene devâm etti bu durum. Ama bir taraftan bir ayağım Sâmiha Anne’nin huzûrunda, bir ayağım dışarıda. Öyle bir devre o. Geçiş dönemi gibi. Bizim ikinci sınıf dediğimiz sınıf tıbbiyede doktora sınıfıdır. Beş sömestirde veremezsen bitiyor. Ve veremedim. Veremeyince askeri tıbbiyeden senin hakkın doldu, dediler. Fakülte askerliğini yap gel, diyor ama ben zengin bir âile çocuğu değilim ki nerede ikinci defa devam edeceğim. Neticede tıbbiye macerası orada bitti. Askere gittim geldim. O bitti. Yedek subaylığımı Tekirdağ Malkara’da yaptım. Hafta sonları gidip geliyorum İstanbul’a. Arkadaşlarda kalıyorum. Artık askerliğin bitmesine yakın Sâmiha Annem bir gün önüne aldı, oturttu. Ne yapacağız dedi. Ne olacak? Anneciğim bilmiyorum, hâlim ortada dedim. O sırada Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen muâvinliği imtihanları açıldı, dışarıdan. Ortaokul öğretmeni olabileceksin ama belli dersler var. O dersleri vereceksin. Sonra sertifika alıyorsun. O zamanlar öğretmen ihtiyacı çok olduğu için bakanlık böyle bir şey açtı. Sâmiha Annem bu imtihanlara gir, dedi. Peki dedim. Bir taraftan askerlik devam ediyor, yani yedek subaylık. Bir taraftan da bu imtihanlara çalışmaya başladım. İki dalda girme hakkım var. Ya fen dalı ya da edebiyat dalı. Hangisinden gireceğimi bilmiyorum. Bende karar verme hâli dahi bitti. Sâmiha Annem karar veriyor. Sâmiha Annem Nâzik Hoca’ya sormuş. Yurdakul fenden mi girsin edebiyattan mı diye. Nâzik Hoca da o fenden mezundur ama edebiyatı iyidir deyince Sâmiha Annem edebiyat bölümüne mürâcaat et dedi. O dala mürâcaat ettim. Öğretmenlik mesleğinin yolu bu şekilde bana açılmış oldu. Öğretmenliği sevdim mi,  kısmına gelirsek;  çok sevdim. Yâni hayrettir, ben sanki kendimi öğretmenliğe hazırlamışım. O çocukların o ıslak ıslak bakışları, anladıkları zamanki, anlamadıkları zaman böyle koyun gibi aranışları. Aman onlar beni öyle mest etti ki… Ben kırk sene hakîkaten çok zevkle öğretmenlik yaptım. Bazen şiddet gösterdiğim oldu, bazen muhabbetle yaklaştığım oldu. Artık öğretmenliğimin şeklinin bilemiyorum ama ben mesleğimi çok sevdim, çok sevdim. Çocukları sevdim. O zamanlar öğretmen olarak çocuğun psikolojisi üzerine eğilme imkânın da oluyordu. Tâkip edebiliyordun çocuğu. Kasaba küçük bir yer tabii. Âilesini de tâkip edebiliyorsunuz. O bana çok zevk verdi, yani sapma istikâmeti olan çocukları mümkün mertebe normal çizgiye getirebilmek. Getirdiğim zamanlarda da bundan büyük mutluluk duydum.

12) Lise yıllarınızdan beri hayâtınızda olan gönül dostunuz Özcan Ergiydiren Bey’den bahsetmek istiyoruz. Hayâtınızın çoğunda sizinleymiş ve Sâmiha Ayverdi Hanımefendi ile tanışmanıza vesîle olmuşlar. Hâlâ da çok sık görüştüğünüzü biliyoruz. Bu güzel dostluğu neye borçlusunuz?

Bir defâ sınıf arkadaşlığından gelen bir yakınlık var. Nâzik Hoca yaklaştırdı. İstanbul’a geldiğim zaman ilk sene Özcan’dan haberim olmadı. O beni arayınca ancak tekrar bağ kuruldu. Manisa’dan o da fen şubesi mezunudur. 6B’de ve fen şubesinde beraber okuduk. 7. sınıfta ailem anneannemi başımıza vermek suretiyle Manisa’da bir ev tuttular. Anca ev kirâsını denkleştirdiler işte. Anneannem yemek pişiriyor. İki arkadaş daha aldık. Birisi aynı sınıftan bir arkadaşım. Diğeri de iki sınıf alttan bir başka arkadaş. Onlar da katkıda bulunuyorlar. Anneannem üç çocuğa bakıyordu. Tutulan kiralık evin karşısında da Allah rahmet eylesin Işık’lar oturuyordu. Özcan ile Işık (Savaş) çok yakın arkadaşlardı. Onlar gelirler Işık’ların evinin önünde toplanırlar, saatlerce sohbet ederler, biz de üç arkadaş pencereden onları seyrederiz. Karışmıyoruz aralarına. Nâzik Hocacı grup onlar. Biz o grubun karşısındayız. Özcan ile muhabbetimiz o kadar Manisa’da. Buraya geldik gene alâka yok. Özcan Güzel Sanatlar’a girdi. Mîmâriyi seçti o. Doğrudan doğruya Sâmiha Annem’in huzûruna geldi. Sâmiha Annem -himmetleri hazır olsun- onu gâyet güzel yoğurdular. Özcan müsâit de. Bir defa sanatkâr yönü çok ağırdır, baskındır Özcan’ın. Özcan’ın resim ve müzik kabiliyeti vardı. Divân edebiyâtını da çok iyi bilir. Hakîkaten, samimi söylüyorum ben hocalık yaptım, onun yarısı kadar bilmem. Benim kaybım oldu. Ta ki Nâzik Hoca onu bana gönderene kadar. Ondan sonra zâten Özcan benim için ayrılmaz oldu. Daha sonra artık geceler boyu sohbetler, gezmeler. Artık tabii hep tasavvuf konuşuyorduk.

13) Kitabınızda dostlarınızla buluştuğunuz ve sürekli adı geçen Acem’in Kahvesi’nden bahsetmek istiyoruz. Peki ya bugün Acem’in Kahvesi size en çok neyi anımsatıyor?

Beyazıt’tan Laleli’ye doğru giderken sağ yaya kaldırımına geçiyorsunuz. Aksaray’a doğru giderken sağda Duman Grup var. Duman konfeksiyon grubunun altındaki kat Acemin Kahvesi’ydi. İçeriye doğru derinliği olan bir kahveydi. Önde sağ taraftaki masaya üniversite hocalarından Mükremin Halil İnanç gelirdi. Onun ayrı bir masası vardı. Oraya edeben kimse oturmazdı. Sol taraftaki masaya da zaman zaman gazeteci Burhan Felek otururdu. O da pazar günü fıkrası yazardı. Bir diplomat tipi vardı. Onu kurgulamış, onu konuştururdu. Onun da masasına kimse oturmazdı. Kazârâ bilmeden o masalardan birine oturan olursa garson gelir usulca hatırlatırdı. Kimi bunu hazmederdi, kimi basar giderdi. Böyle şahsiyeti olan bir yerdi Acem’in Kahvesi. Müdâvimleri belliydi. Gerek hizmet edenler gerekse müşteriler birbirlerini tanırlardı, sayarlardı. Birbirleri için haberleşme aracı da oluyorlardı. Meselâ bizim arkadaşlar birimizi aradıkları zaman garsona, ocakçıya veyâhut kahvenin işletmecisine bir haber bırakırlarsa o haber ânında bize ulaşırdı. Çünkü birimiz mutlaka oraya uğrarız gün boyunca. Sabahtan, öğleden sonra, akşam, gece… Böyle samîmî, sıcak bir yer idi orası. Şimdi öyle bir yer var mı artık bilmiyorum. Ben kahve kültürümü kaybettim. Gerçekten zengin bir kültürdür kahve kültürü. Ama şimdikini bilmediğim için o zamanki ile mukāyese edemeyeceğim.

14) Kitabınızda Acem’in Kahvesi isimli mekânda ‘Ahmet Efendi’ isimli bir şahıstan bahsediyorsunuz. Bu şahıs bize Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Son Menzil kitabındaki ‘Türlü’ isimli karakteri anımsattı. İki şahıs arasında bir benzerlikten söz edilebilir mi?

……………..

15) Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin okuduğunuz ilk kitabı Yolcu Nereye Gidiyorsun? arkadaşınız Özcan Ergiydiren Bey vesîlesiyle Nâzik Hoca’dan size gönderilmiş. Peki, şu an o kitabı elinize aldığınızda ne hissediyorsunuz?  Sizi nerelere götürüyor?

Nerelere götürmüyor ki… Bir defa kitabı elime her alışımda veyâhut “Yolcu nereye gidiyorsun?” diye her düşündüğümde ve başına da “Şimdiye kadar ne yaptın?” sorusunu eklediğimde, nefis muhâsebesi fırsatı buluyorum. Kendimi hesâba çekme fırsatı veriyor ve îtiraf edeyim her seferinde zararlı çıkıyorum. “Ne yaptım?” sorusuna, “Ne aldım şimdiye kadar?” deyip o yükümlülüğü düşünüyorum. Âdeta liste gibi geçirmeye çalışıyorum. “Bunlara mukābil ben ne yaptım?” diyorum. Ve yapabileceğim pek çok şey olmasına rağmen yapamadığımı görüyorum. Ha “Nereye gidiyorsun?” dediğimde, artık ilk zamanki gibi benim o havâyî hayâtıma işâret etmiyor. O tamâmen gerilerde kalmış. “Nereye gidiyorsun?” sorusunu şimdi sorduğumda bilemiyorum. Yapmam gereken birçok şeyi yapamadığımı görünce onun ezikliğini duyuyorum.

16) Yolcu Nereye Gidiyorsun? adlı kitabı okurken kitapta adı geçen Adli ve Cem Bey isimli karakterlerin konuşmalarından etkilendiğinizi kitabınızda yazmışsınız. Bu iki şahıs arasındaki irtibattan biraz bahseder misiniz?

Cem Bey, bir mutasavvıf ama daha ziyâde tasavvufun nazariyâtını Adli’ye telkin ediyor. Tasavvuf yaşandığı zaman gerçektir. Öbür tarafı bir felsefedir. Adli bunu ne kadar yaşayabildi, niye yaşayamadı? Adli ile kendimi zaman zaman özdeşleşmiş bulurum. Nedir benimle onun müşterek tarafları dersek; Adli pasif bir insan. Çok duygulu ama o nisbette de aktif olaylarda yer almıyor. Kendimi ona benzetiyorum. Ben de gerçekten duygu bakımından bir hayli hassasımdır. Çok çabuk etkilenirim hâdiselerden ama bunlara mukābele etmek îcap ettiği zaman gerekli şiddeti veyâhut etkili davranışı gösteremem. Bunu yaratılışa bağlamak kolayıma geliyor. Ne yapayım, kader, takdir deyip hemen bir sebebe bağlıyorsunuz hâdisenin mesuliyetini. Adli’nin hâlini de ben yaratılışa bağlıyorum. Ama öyle olmayabilir. Ben bir gün Sâmiha Annem’e sormuştum. ‘Efendim, terbiyenin, eğitimin insan hayâtındaki rolü yaratılışa göre nedir?’, diye. Evlâdım fifti fifti dediler. Aynen bu kelimeyi kullandılar. Yani yüzde elli yaratılış, yüzde elli terbiye. Demek ki yaratılış müessir ama bunu terbiye ile de bir yere kadar düzeltmek mümkün. Ârızalı olanı. Veyâhut harekete geçirmek mümkün. Daha fazlası dersek, hayır daha fazlası olmuyor. Kap meselesi. Benim de Adli ile kendimi özdeşleştirdiğim yan o. Adli aktiviteyi can dostu Sinan’da görür. Sinan aktiftir, hâdiseyi yaşar. Adli iç muhâsebesinde yürütür olayları. Bu bakımdan kendimi Adli’ye daha yakın hissetmişimdir hep.

Ben de böyleyim diyerek. Bir yerde öyle bir empati yapardım vaktiyle. Hâlâ daha öyle hissederim kendimi. Cem Bey de ona daha faal olmasını telkin eder sözle ama söz başka, hâl başka. Cem Bey’in hareketlerini yakından görmez Adli çoğu zaman. Mektuplaşma ile bu işi götürürler. Sinan’da görür birçok şeyi. Sinan felsefe adamı değil, aksiyon adamı. Sâmiha Annem de aksiyonu tercih ederdi dâima. Onun için bu yolda hep yarıda kaldığımı düşünmüşümdür. Samîmî duygularım böyle.

17) Ekrem Hakkı Ayverdi Beyefendi bir gün omzunuza yumruk atıp geçerken ‘Yurda kul olunmaz, kulluk sadece Allah’a mahsustur.’ buyurmuşlar. Bu cümle bizim çok hoşumuza gitti ve söz etmeden edemedik. Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’den biraz söz eder misiniz?

O benim Ekrem Amcamdır. Nikâh şâhidimdir. Kendisine çok hürmet ederdim hâliyle. Ama aynı zamanda da çekindiğim bir insandı, çünkü mizâcı sertti. Sertliğini gördün mü dersiniz, hiç görmedim. Bana karşı da benim olduğum yerlerde de sertliğini görmedim. Ama hikâyeleri ile bende öyle yer etmiş. Ekrem Amca ile ilgili anlatılan şeyler, daha çok onun sert mizâcını ortaya koyan hikâyelerdi. Bende o yanı ile yer etmiş. Aslında ben onu hep hayranlıkla seyretmişimdir. Nedir bende uyandırdığı hayranlık tarafı dersek: Bir defa rahat bir insandı. İçi dışında olan bir insandı. Şöyle düşünüp öbür türlü davranan birisi değil. Bunu ben çeşitli hâdiselerle çok görmüşümdür. Nasıl düşünüyorsa öyle davranırdı. O bakımdan hayranlığımı çeken birisi olmuştur. Ben de öyle olmayı isterdim ama olamadım hiç. Çoğu zaman böyle düşünüp başka türlü davrandığım olmuştur. İnsanları kırmamak için. İnandığını dümdüz söyleyen bir insandı. Babası dahi olsa onun hoşuna gidecek tarzda bir hüküm yürütmezdi. Doğru ne ise odur onun için. Ekrem Amca’nın kendisine göre doğru ne ise onu söyler, ortaya koyar. O karakterini gördüm. Ama ben onun gibi olamadım. Meseleleri eğip bükmeden, dümdüz söylemek bir mahâret, bir meziyet. Ben öyle yapamadım hiç. Ekrem Amca’nın bende bıraktığı intibâ bu. Hayranlık, ama onun gibi olamamanın verdiği bir burukluk. Takdir ettim Ekrem Amca’yı. Öyle olmak lâzım. Öyle olan bir insan karşısındakini yanıltmaz, şaşırtmaz.

18) Kitabınızda Özcan Ergiydiren Bey dışında iki yakın arkadaşınızdan da sıkça bahsetmişsiniz: Erol (Olgaç) Bey ve İlhan (Okur) Bey. İkisi de rahmetli olmuşlar. Peki âileleri ile irtibâtınız devam ediyor mu?

Erol’un iki oğlan bir kız çocuğu var. Kızı Amerika’da. Büyük oğlu Muğla Üniversitesi kadrosunda diş hekimi. Küçük oğlu Alişir de İstanbul’da yaşıyor. Hanımı Gülen Hanım ise İzmir’de yaşıyor. Zaman zaman buraya gelir. Çünkü rahmetli annesi burada yaşıyordu. Gülen Hanım’ın kız kardeşi de Filiz Hanım (Adalıoğlu) da İstanbul’da yaşıyor. Onu da ziyaret için gelir. Onlarla bizim münâsabetimiz hakîkaten çok yakındır. Eşim Güngör Hanım, Gülen Hanım ile kardeş gibidir. Benim oğlum Selim, Alişir (Olgaç) ile yaşıttır. Aralarında bir ay veya on beş günlük bir fark var. Berâber büyüdüler, beraber okudular. Konuşurduk, gülüşürdük. Evimiz altlı üstlüydü. Bütün bu berâberliklerin sonucuydu bu muhabbet. Şimdi Gülen Hanım tabii çok yaşlandı artık eskisi gibi hareketliliği kalmadı. Bizim de öyle. Artık gidip gelemiyoruz ama telefonla irtibâtı devam ettiriyoruz.

İlhan da çok eski bir dostumdu. O da çok vergili bir insandı. Askeri tıbbiyeden çıkarıldığım gün kendimi tamâmen sokakta kalmış gibi hissettim. Nereye gideceğim? Ne yapacağım?  Nerede kalacağım? Hiçbir hazırlığım yok. İlhan hiç tereddüt etmeden elimden tuttu, evine aldı. Evine aldığı zaman da yeni evli, bir buçuk senelik evli. Gencecik bir hanımı var. Ne yapacaksan, neye karar vereceksen burada karar vereceksin, dedi. Karar verinceye kadar da yerin burası. Sigara parama varıncaya kadar o çocuk vermiştir ki o da talebeydi, çalışmıyordu. Âilesinden gelenle geçiniyordu. Çok genç yaşta kaybettik İlhan’ı. Vefât ettiği zaman herhâlde 45-46 yaşlarında filandı. Öz kardeşim gibi sevdiğim bir hanımı var. O Bursa’da yaşıyor. Çocukları olmadı. Bir kız evlat edindiler. Onunla da zaman zaman gider görüşürdük. Ama şimdi telefonla görüşebiliyoruz. O da artık çıkamıyor evinden. Münâsebetlerimiz devam ediyor.

19) Kitabınız basıldıktan sonra şunu da ekleseydim diye gönlünüzde kalan bir hâtıra var mı?  

Benim en büyük şansım çok güzel dostlarım oldu. Meselâ bir Coşkun vardı. Doktor Coşkun (Yıldıran) İstanbul’da yaşıyor. O da askeri tıbbiyeden. Bizden bir sene sonra gelmişti, Edirneli. Kitapta onun için ayrı bölüm açmadığıma üzülüyorum. Çok çok güzel bir Rumeli çocuğuydu. Rumeli şivesi ile konuşur. Şakacı, esprili. Nörologdu. Onların mezun olduğu zaman psikiyatri ve nöroloji berâber ihtisas yapılıyordu. Aynı zamanda da psikolog kendisi. Ortalığı kırar geçirirdi. İnsanların en zayıf tarafını yakalar. Hemen bir çimdiriverir. Yaptığı iş o. Karşısındaki mutlaka bağırır, bağırmaması mümkün değil. Ama buna mukâbil hâlis bir Rumeli çocuğu. Evleri Edirne’nin dışında. Fakir bir âileydi. Babası bir bakkal dükkanı yapmış kendine evinin yanında, ama bakkal demeye bin şahit ister. İçinde diyelim ki sekiz on kalem eşya var o kadar. Başka da bir şey yok. Coşkun daha talebeyken vefât etti babası. Bizi doktor olduktan sonra bir gün Edirne’ye götürdü. Evlerinde bir gece misafir kaldık. Edirne’yi gezdirdi. Edirne âşığıydı. Edirne’de Murâdiye Câmii var. Bir tepenin üstünde. Onların da evine yakın. Aldı beni oraya çıkardı. Câminin avlusu Edirne Ovası’na bakıyor. Ova bütünüyle göz önünde. Kemâl şuraya bak. Benim çocukluğum burada geçti. Şu manzarayı gören insan eğer bir de Yahyâ Kemâl’in Akıncılar şiirini okumuşsa nasıl kendini o akıncılar gibi hissetmez, dedi. Öylesine de coşkun, adıyla müsemma bir yapısı vardı. Allah bin kere razı olsun. Allah rahmet etsin. O da çok hizmetini aldığım bir arkadaşımdır. Ben hayâtımda güzel dostlara sahip oldum. Allah herkese nasip etsin. Dost bulmak hakîkaten kolay değil. Ve pek çok imtihan geçiriyorsun onlarla.

20) Okurlara son olarak bu kitap ile ilgili iletmek istediğiniz bir not var mı?

Herkesin benim tâlihime kavuşmalarını dilerim. Benim en büyük talihim bu cennetin kapısına gelmek. O tâlihi herkese Allah nasip etsin. Ben hayâtımın en önemli ve güzel tarafını burada görüyorum Sâmiha Annem’in kapısına gelmiş olmakla. Biz zaman zaman kendi aramızda otururken kendimize bir pâye verir gibi “Biz seçilmişlerdeniz.” lafını kullanırdık. Hayri Bilecik’in bir sözü vardır. Bir gün: ‘Hiç düşünüyor musunuz? Tamam seçilmişlerden olduğumuzu kabul ediyorum. Ama niye seçildik. Hangi meziyetimizle seçildik. Bizlerden çok daha üstün kabiliyeti olan, çok daha mükemmel, servet bakımızdan, zekâ bakımından, yetenek bakımızdan çok daha kâbiliyetli nice insanlar var. Onlar dururken biz seçilmişiz. Niye? ’dedi. Tabi herkes bir dondu kaldı. Sence niye, dediler. ‘Bence bazılarımız, ben de dâhil dışarıda kalırsak cemiyete zarar verecek bir yapımız vardır, dışarıda kalmayalım, bir elin terbiyesi altında olalım ki cemiyete zararlı olmaktan cemiyet kurtulsun diyedir, dedi. Acaba bunun için seçilmiş olamaz mıyız?’, dedi. O gün bu gündür bu beni yıkmıştır. Zannediyorum o yorum bana daha çok uydu. Allah hiçbir şeyi tesâdüfle yapmaz. İnancımız bu yönde. Buna inanıyoruz. Allah neyi yaparsa mutlaka o kişi için de, etraf için de en iyisidir. Beni alıp oraya getirdi Rabbim. Ben kendi ayaklarımla gitmedim. Hâdiseler öyle bağlandı ki uç uca ben oraya geldim ve Allah’a çok şükür törpülendim, sağ sol budandı, işte bu kadar kaldım. Yani nasip…

Muhterem Kemâl Hoca’mız. Çok teşekkür ediyoruz. Sizinle geçirdiğimiz vakitten ziyâdesiyle memnun kaldık. Ömrünüze bereket diliyor, hayırlı günlerde görüşmek niyâzıyla,  muhabbetlerimizi sunuyoruz.

(NOT: Bu mülâkat (görüşme) Kubbealtı Akademi Mecmuası ile birlikte yayımlanan Merhaba eki 69. sayıda çıktı (2014 sonbahar). Kemal Aren’in Cennetin Kapısındaki Kuzu adlı kitabı 2013’te Hülbe Yayınları arasında çıktı. Kemal Yurdakul Aren (1936-2022) uzun yıllar İzmir’de yaşadı. Bu mülâkatı Sitemizde yayımlamak üzere gönderen Semahat Yüksel’e teşekkür ederiz. Tksd.org)