SEVİM HANIM VE MUSTAFA BEY
ANNECİĞİM VE BABACIĞIM
Tuna Aksöyek
Annem Sevim Aksöyek’in ailesi Romanya’nın Köstence şehrinde ikamet ediyorlarmış. Halleri vakitleri oldukça iyiymiş. Türkiye’ye gezmek maksadıyla gelmişler ve bir süre sonra sınırların kapatılması sebebiyle geri dönememişler. Anneciğim 1938’de Bandırma’da Dünya’ya gelmiş. Türkiye’de oldukça zor günler geçirmişler. Dedem, en sonunda Eskişehir’de TCDD’nda çalışmaya başlamış ve genç sayılabilecek bir yaşta da vefat etmiş. Ailenin zor şartları sebebiyle Anneciğim, 14 yaşında Ortaokul son sınıf talebesi iken Teğmen rütbeli Babacığım ile evlenmiş.
Babacığım 1925 senesinde Kütahya’da Dünya’ya gelmiş. Ailesi, tarlaları ve bahçeleri olan, o zaman için hali vakti yerinde sayılan bir aileymiş. Babacığım Askeri okula gitme talebinin Dedem tarafından zorla kabul gördüğünüsöylemişti. Babacığımı tanıyan hemen herkes eminim ki tam da asker olacak adam diye düşünmüştür. Babacığım, kendimi bildim bileli sessizlik ve sabır timsaliydi.
Babacığıma soyadımızın manasını sormuştum. Bana, “oğlum biz yörüğüz, aksöyek de Asil manasına gelir” demişti. Babam pek konuşkan olmadığı için Askeriyedeki dönemi hakkında pek malumatım yok ama tahminime göre hiç zorlanmamış, hatta büyük bir zevk de almıştır.
Bir keresinde Aysel Ayas teyzeciğim, Eskişehir’de Ortaokulu annemle aynı sınıfta okuduklarını ve annemin evlenip ayrılmasına çok üzüldüğünü söylemişse de Anneciğim bundan hiç bahsetmemişti.
Babacığımın vazifesi sebebiyle aile önce İstanbul Hadımköy’e yerleşiyorlar. İlk evlerinde, yatakları, yemek masaları ve iki sandalyeleri varmış. O dönemin memur maaşıyla oldukça zorlanmışlar ama hiçbir vakit o günlerle alâkalı olarak menfi bir söz sarfettiğini hatırlamıyorum.
1952 senesinde Atalay ağabeyim doğuyor. Hadımköy’den sonra Babacığımın Afyon’a tayini çıkıyor. İkinci çocukları Alican da burada Dünya’ya geliyor. Alican Kütahya’da iken rahatsızlanıyor. O dönemde Kütahya Eskişehir’e göre çok daha küçük bir yer olduğu için Anneciğim, ateşler içerisindeki Alican’ı kucağına alarak otobüsle Eskişehir’deki Askeri Hastaneye yetiştirmeye çalışıyor. Fakat daha yolda iken, Alican Anneciğimin kucağında Ruhunu teslim ediyor. (Allah Rahmet eylesin.)
1961 senesinde Eskişehir’de bendeniz Dünya’ya geliyorum. Ardından Babacığımın İstanbul’a tayini çıkıyor. Selimiye Kışlasında vazifeliydi. Biz de Göztepe Kadıköy’de büyük bir bahçesi olan İki katlı bir evin giriş katında kiracı olarak oturmaya başladık. Ev sahiplerimiz Ermeni bir karı koca idi. Beraber sofra kurulur sohbetler edilirdi. Bizleri çok severlerdi. Yusuf amca Kapalıçarşı’da Kuyumcuydu. Çocukları olmamış. Bir defasında Babacığımın Kayseri’ye tayini çıkınca Yusuf amca Babacığıma “Oğlunu (muhtemelen Atalay ağabeyim) bize bırak sana ağırlığınca altın vereyim” diye teklifte bulunmuş. Tabii ki bizimkiler kabul etmemişler.
Daha sonra Kayseri’ye gittik. Bu arada kız kardeşim Suna Dünya’ya geldi.. Kayseri’de gayet güzel bir hayatımız oldu. Anneciğimin o dönemde Sevinay teyze diye çok samimi bir arkadaşı vardı. Sevinay teyze bir gün anneme gelerek “Seni birisi ile tanıştırmak istiyorum” diye ısrar eder ve beraberce NAZİK ERİK Hoca hanıma (Nûr’larda Yatsın, Himmetleri Hâzırolsun) giderler. Gidiş o gidiş çok şükür. Hayattalarken bir karşılaşmamızda Nazik Hocam bana “Sen annemin başına bastonuyla vurmuştun” diye şaka yollu sitemde bulunurdu.
Suna kardeşim, çok sevimli, herkesin çok sevdiği bir kız çocuğuydu. 1965 senesinin sonu veya 1966 senesinin başında maalesef bir elim kaza yaşandı ve bir tanecik Kız Kardeşim Suna’yı da kaybettik. Anneciğim ve Babacığımın yaşadıkları ikinci acı hadiseydi.
1967 Senesinin Temmuz ayında Babamın tayini vesilesiyle Güzelyalı İzmir’e geldik. Henüz ev tutulmadığı için geçici olarak İnciraltı Askerî Kampında bir süre Çadırda kaldık. Bir müddet sonra Anneciğim, İzmir’e indi ve Balçova’da oturan Bilge Artun teyzeciğimi ziyarete gitti. Meğer, Nazik Hoca Anneciğime, “ İzmir’e gidince Bilge’yi bul” diye söylemiş. Gidiş o gidiş! Çok şükür, bu tanışmadan sonra kısa bir sürede, İzmir’deki çevremizde, çok az insana nasip olacak bir Dost’luk çemberi meydana geldi ve çok şükür büyümeye devam ediyor.
İnciraltı kampındaki günlerin ardından Güzelyalı’da kiraladığımız eve yerleştik.Kardeşim Sinan buradayken doğdu (23.Şubat.1968) Sinan evimize çok büyük bir neşe ve umut getirdi.
Yaklaşık bir sene sonra Babacığım, Güzelyalı 56.sokak (Cami Sokağı) 9 numaralı apartmanın giriş katını satın aldı ve buraya taşındık. 3 oda 1 salon ve bahçesi olan çok güzel bir evdi. Ben yakınımızdaki Mehmet Akif Ersoy İlkokuluna devam ettim.
Cami sokağına taşındıktan sonra, İzmir’deki çevremiz genişlemeye başladı. Bir taraftan mahallemizdeki komşularımızla, ama en mühimi de Bilge teyzemle başlayan o güzel Dost’lukçemberinin genişlemesiyle apayrı bir Dünya’da yaşamaya başladık.
Yan binamızın giriş katında yaşayan FığlalıAilesi DOST’luk çemberimizin fiziki olarak en yakın güzellikleriydi. Çoğu zaman kapıdan değil bahçe duvarından atlayarak bazen ben, bazen onlar birbirimizin evine kendi evimiz gibi gider gelirdik.
Cuma geceleri, büyüklerimiz ve çocukları ile bir araya gelip okunan ve üzerinde konuşulan sohbetleri o yaşlarda anlamasam da o gecelerin de manası çok farklıydı. Bu sohbetler sayesinde ailemizin, özellikle de Anneciğimin apayrı bir insan olma yolundaki hallerini görmemek mümkün değildi. Her geçen gün, daha mûtedilbir zarâfet adeta Anneciğimi sarıp sarmalıyordu. Evimize de gelen giden her geçen gün sıklaşmaya başlamıştı. Komşularımızdan, Babacığımı asker arkadaşlarının ailelerinden ve bilhassa Dost’larımızdan gelen gidenin artması evimizi adeta bir şölen yerine çevirmişti. Anneciğimin hafta sonları kendi açtığı yufkalarla, münavebeli olarak yaptığı, o enfes mantı ve çibörekleri nasıl anlatayım bilemiyorum. Bir de Cuma günleri Cuma vakti de ayrı bir güzeldi. Sokağımızın, Cami Sokağı olarak hatırlanmasını sağlayan Hakim Efendi Camiinin imamı Rahmetli İbrahim Ethem Sunar beyefendi hoş sohbet çok güzel bir insandı. Bu sayede özellikle Cuma günleri Cami dolup taşardı. Dost’larımızdan Cuma’ya gelenlerin, vakti müsait olanlar bize uğramayı ihmal etmezler, hatta öğlen yemeklerini de bizde yerlerdi. Anneciğimin Cuma günleri gelen misafirlerimiz sebebiyle memnuniyetini ifade etmekten acizim. Yeri gelmişken, Mustafa Fayda Ağabeyimin , “Bir Cuma günü Sevim ablada yediğim Kuru Fasulyeyi unutamam” sözü de hatırımdan çıkmaz. İzmir, hepimize çok iyi gelmişti.
O sessiz, az konuşan, sabır abidesi Babacığım bile İzmir’deki çevremiz sayesinde biraz daha dışa dönük hallere bürünmüştü. Anneciğim ise aradığını bulmuş olmanın verdiği iç huzuru ile adeta bambaşka birisi olmuştu. O dönemde arabası olan çok az aile vardı. Buna rağmen, İzmir’in muhtelif semtlerinde oturan Dost’larımızın evlerindeki Cuma sohbetlerini kaçırmazdık. O sohbetler hepimiz için, ama özellikle de Anneciğim için can suyu olmuştu.
Bu sırada Babacığımın Ağrı’ya (Karaköse) Orduevi Müdürlüğüne tayini çıktı! Hepimiz şaşırdık ama önden Babacığım gitti. Daha sonra da biz, Anneciğim, Sinan ve bendeniz gittik.İzmir’den sonra küçücük bir kasaba gibi gelmişti. Orduevine yakın Askeri Lojmanlarda kalmaya başladık. Ortaokula Ağrı’da başladım. Ağrı’nın o kışı geldiğinde kar maskemi takıp yolun ortalarında yine eğlenerek gittiğimi hatırlıyorum. O dönemlerde Terör olmadığı için etraf gayet sakindi. Lojmanda kalorifer olmadığı için salonda kocaman bir Tınal Markalı Sobamız yanardı. Ağrı’da da İzmir’den getirdiğimiz enerjiyle zor ama güzel günlerimiz geçti.
Ağrı’da unutamadığım anlardan bir tanesi, o zamanlar Milli Eğitim Müfettişi olduğunu hatırladığım Ömer Okutan (Rabbim Rahmetiyle Muamele eylesin) amcacığımın vazifeli geldiği sırada bizim evimize de uğraması olmuştu. Nezaketi, samimiyeti bana çok tesir etmişti. Dost’luk böyle bir şey olsa gerek. Ağrı gibi Türkiye’nin en ucundaki şehirlerden birisinde, yalnızım zannederken bir bakıyorsun ki yalnız değilsin! Çok şükür. Ömer amcacığımın o kısa ziyareti hepimizi adeta yeniden şarj etti. Nurlarda yatsın.
Annemin, kendisine güvenini ve milliyetçiliğini bir misal ile anlatmak istiyorum. O dönemde Ağrı’da yokluk o seviyede idi ki, piyasada temin edilemeyen bazı ürünlerin satıldığı kaçak eşya satılan dükkâncıklar vardı. Mevcut zorluklar sebebiyle olsa gerek, Devlet de bunları görmezlikten geliyordu. Bir gün Annemin yanında bu dükkânlardan birisine girdik. Annem etrafa bakarken, dükkân sahibi, yanındaki arkadaşıyla Kürtçe konuşmaya başladı. Annem, kendisinden gayet emin ama sakin bir şekilde “Benim hakkımda konuşmadığınızı nereden bileceğim. Bu yaptığınız hiç doğru bir şey değil!” deyince, adamcağız kızarıp bozararak Annemden özür dilemişti.
1972-1973 dönem sonunda Orta Okul 1.sınıfı bitirdim. Babam, Annemi ve bizleri İzmir’e gönderdi ve “iyi bir yere tayinim çıkarsa gelirsiniz. Olmazsa emekliliğimi isterim” dedi. İzmir Güzelyalı’da bizi bekleyen evimize ve Dost’larımıza tekrar kavuştuk. İzmir’e dönmemizden dolayı Annemin de mutluluk ve huzuru her haliyle belli oluyordu. Bu arada Babamın tayini Erzurum Personel Şube Müdürlüğüne çıktı. Kısa bir süre burada çalıştıktan sonra 1974 senesinin başlarında Kd. Albaylıktan emekliliğini isteyerek yanımıza döndü. Hepimiz, İzmir’deki muhabbet halkasının içerisinde kendimizden geçmişçesine yaşamaya başladık.
Babacığım, ağzı var dili yok denilecek kadar sessiz ve sakin birisiydi. Kütahya’da oldukça muhafazakâr bir aileden gelmesine rağmen çevresi ile her zaman uyum içerisindeydi. Hiçbir aşırılığına şahit olduğumu hatırlamıyorum.
İzmir’de iyi bir dostluk çemberimiz vardı. O çemberde kimler yoktu ki, Bilge teyzem, Necdet amcam, Ruhi amcam, Semiha teyzem, Orhan Seyfi amcam, Mualla teyzem, Erol amcam, Gülen teyzem, Ayhan amcam, Hatice teyzem, Mehmet ağabeyim, Gülşen Ablam, Ali Yardım ağabeyim, Aysel ablam bu çemberin çekirdek isimleriydi. Cuma ve Cumartesi günlerini iple çekerdik. Her Cuma gecesi bir evde bir araya gelinir, Ken’an Rifai Hz.’lerinin Sohbetlerinden bir bölüm okunur ve umumiyetle Orhan Seyfi amcam, sohbetin izahını yapardı. Daha sonra da ilâhiler okunur ve sohbetler edilirdi. İlk ve ortaokul çağlarımda iken, bu sohbetleri pek anlamasam da dinlemekten çok hoşlanırdım. Özellikle büyüklerin, okunan sohbet ile alâkalı olarak kendi aralarında yapmış oldukları izahatları can kulağı ile dinlemeye ve anlamaya çalışırdım. Babam ve özellikle de Annemin her geçen gün sohbetlere çok daha fazla dahilolduklarını görmek de beni ayrıca mutluediyordu. Babam her zamanki haliyle hisleri ile alâkalı olarak en ufak bir belirtide bulunmamasına rağmen, onun da bu sohbetlerden çok istifade ettiğinden eminim. Annem ise, eskiden beri içi dışı bir olduğu için, aklına takılan en ufak bir şey olduğunda muhakkak sorar ve cevabını mutlaka alırdı.
Ramazan aylarının en güzel taraflarından bir tanesi de İftar baskınlarıydı! Birkaç aile anlaşır, yemeklerini hazırlar ve çoğu zaman son anda haber vererek diğer bir aileye baskın yaparlardı. Ramazan ayının o uhrevi havasına bu baskınlar apayrı bir zevk katar herkes çok mutlu olurdu.
İzmir’de çok güzel bir manevi hava içerisinde geçen günlerimizin daha da güzel hale gelmesi, Orhan ve Talia Büyükaksoy ile tanışmamız oldu. Orhan amcam, o dönem Karşıyaka Emniyet Sandığı Müdürü idi ve Karşıyaka’da ikamet ediyorlardı. Oğulları Ali Nur ağabey İstanbul’da üniversitede öğrenciydi. Halim ise benden bir yaş büyüktü. Osmanlı döneminde evlerin birçoğunun girişinde “Edep Yâ Hû” levhası asılı olurmuş. Orhan amcamı her gördüğümde bu levha hatırıma gelirdi. Çok şükür, İzmir’liDost’larımızın hepsi birer Edep timsali olsalar da Orhan amcamda bambaşka bir hal vardı. Oturması, kalkması, konuşma üslubu, tevazuu, gülmesi bile bambaşkaydı. Orhan amca ve Talia teyzemin iştirakiyle İzmir’deki o güzel Dost’lukçemberimizin çok daha güzel ve çok daha manevi bir havaya büründüğünü ifade etmek mecburiyetindeyim. Annem ve Babam da hepimiz gibi onları çok sevip saydılar ve bu muhabbetleri ömürleri boyunca devam etti. Bu dönemin en mühim hususiyeti, zaten mevcut olan muhabbetin katlanarak artmasıydı desem yanlış olmaz.
Yaz dönemlerinde hep beraber çıkılan piknikleri, 7 Temmuz için konvoy halinde İstanbul’a gidişleri unutmak mümkün mü? Orhan amcamın her hali ve tavrı o kadar tabii ve samimiydi ki onun muhabbetine, haline kapılmamak mümkün değildi. Bu dönem ile beraber Annem, tam manasıyla herkesin tanıdığı, sevdiği ve hürmet ettiği Sevim Aksöyek oldu diyebilirim. Babamın hallerinde şeklen bir farklılık görünmese de içten içe değiştiğini ve huzura kavuştuğuna bizzat şahidim. Unutamadığım bir hadise; Umumi adet, ziyaretlerin karşılıklı olmasıdır malum. Bir gün, Orhan amcam ve Talia Teyzem, biz iâde-i ziyaret yapmaya fırsat bulamadan bize aile ziyaretine gelmişlerdi. Babacığım çok memnun ama bir o kadar da mahcup bir halde “Orhan beyciğim, sıra bizdeydi” deyince Orhan amcamın, “Mustafa beyciğim, insanın sevdiklerini ziyaret etmesi için sıranın sözü olur mu hiç ?” sözünü unutmak mümkün mü ? Misafirlikte çay ikramı yapılırken mutlaka oturduğu yerden ayağa kalkarak çayını alması da unutamadığım hallerindendir. Yine bir gün, Orhan amcamların Karşıyaka’daki evlerinde bir Cuma gecesi yerde sıralanmış Evrad-ı Şerif okunmuş, arkasından da birkaç ilâhî okuyorduk. Yanımda oturan Orhan amcam eğilerek kulağıma “Senin sesin Zikre çok iyi gider” demişlerdi. O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım ama İstanbul’a geldikten bir süre sonra çok şükür yine Orhan amcamın davetiyle meselenin idrakine vardım inşallah.
Annem, kendisini tanımaya başladığım ilk günlerden beri hep ayaklarının üzerine sağlam basan, hemen her türlü iş elinden gelen, içi dışı bir ve Dost canlısıydı ve İzmir’li Dost’larlatanıştıktan sonra bu hali manevi destekle beraber her geçen gün çok daha kuvvetlendi. Annemin, bir şeyden şikâyet ettiğini hiçbir vakit duymamışımdır. Birisine kızdıysa veya söyleyeceği sert bir şey varsa muhakkak bir aradayken yüzüne söylerdi. Yanlışı varsa da özür dilemekten hiçbir vakit gocunmazdı. 14 yaşında, yani bu günün Orta Okul son sınıf Talebesi bir kızın yuva kurması ve hayat mücadelesine çocuk denilecek yaşlarda başlamış olmasının tesiri çok büyüktü. Bu arada Babamın da Anneme karşı en ufak sert bir sözünü ve hareketini görmediğimi de ifade etmeden geçemeyeceğim. Babam da Annemin hareketli ve dışa dönük halinin tersine, kendisiyle barışık, sakin ve sessiz birisiydi. Annem ve Babam için sevgili kardeşim Sinan’ın “Babam Askeriyede, Annem evde Kumandandı!” sözü harika bir durum tespitiydi. Babamın en çok konuştuğu, sohbete dâhil olduğu zamanlar, Orhan amcam ve Talia teyzemler ile beraberken olurdu. Çünkü Orhan amcam, babamın kilidini açmayı çok iyi biliyordu.
Bu arada Atalay ağabeyim de Necla Yengem ile evlenmiş ve 1980 tarihinde oğulları Aziz Can dünyaya gelmişti. Atalay ağabeyim, Piri Reis Araştırma gemisinde Kimya Mühendisi olarak çalışıyordu. İzmir’de Annemlerin oturduğu Cami sokağında oturuyorlardı. Ben Ankara’da yüksek tahsildeyim. Günler Ankara’da da çok güzel geçiyordu. Hafta içi okul, hafta sonları birçok koroya, Kürşad Kanunuyla, Alper Tamburuyla, ben de kemanımla devam ediyorduk. Koro çıkışında da birimizin evinde toplanıp klasik eserler geçmekten haz alıyorduk. Ankara’daki Dost’larla da muhabbetimiz devam ediyordu. Ruhi amcamlar, Özcan amcamlar, Güner Topuz ağabeyler, Agah amcamlar, Latife teyzem ve Galip amcamlara fırsat buldukça ziyaretlerim olurdu. Zaman zaman Özcan amcamlardaki gençler toplantılarına da mümkün olduğu kadar iştirak etmeye gayret ederdim.
Bir akşamüstü Ankara’da Üniversite ikinci sınıfta iken, bekâr evimizin kapısı çaldı, gelen Ruhi amcamdı! Atalay ağabeyimin Vazife Şehidi olduğu haberini vermek için, evlerinden o kadar yolu yürüyerek, 4 kat merdiveni çıkarak gelmiş. Allah ondan Razı olsun. Neye uğradığımı şaşırdım! Tam manasıyla şoke olmuştum. Hemen abdest alıp seccademi serdim ve secdeye kapaklandım ama hiç ağlayamadım. Hemen iki rekât Atalay ağabeyimin ruhu için namaz kıldım ve hazırlanmaya başladım. Sağ olsun, okuldan can arkadaşım Demir beni yalnız bırakmadı ve beraberce İzmir’e vasıl olduk. Evimizin kapısına geldiğimizde, feryatlarla karşılaşmayı beklerken, kapıyı gözü yaşlı ama metîn duruşlu Bilge teyzem açtı ve birbirimize sarıldık. İşte o zaman biraz olsun ağlayabildim. Anneciğim, her zamanki gibi dimdik ayakta diğer misafirleri teskin etmeye çalışıyordu. Babacığım da olduğunda çok daha sessiz bir hale bürünmüştü. Yengem ise tabii olarak perişan vaziyetteydi.
Cenaze namazı ve müteakiben defin işlemleri tamamlandıktan sonra dualarla Atalay ağabeyimi Yolcu Ettik. Ben de bir süre sonra okuluma Ankara’ya döndüm. Yaşadığımız hadisenin benim üzerimdeki tesirini düşününce hep aklıma Annem ve Babamın ruh halleri gelir. Eğer, o güzel camiada bulunmuyor olsaydık neler yaşardık tahayyül bile edemiyorum. Çok şükür.
Canım Kardeşim Sinan’dan (Sinan Aksöyek) Gelen Hatıra Notları
Annemin günlüklerinden okuduğum kadarıyla Ağrı’da Annem çok sıkıldığını ifade etmiş. Sâmiha Annem, Mualla Teyzem ve Bilge Teyzem ile sıkı sık mektuplaştıklarını, SâmihaAnnemin kitap gönderdiğini yazmış.
Babam 1974 senesinde emekli olup İzmir’e döndükten sonra, bir süre Filiz ablanın Gültepe’deki Eczanesine yardıma gitti. Daha sonra da Çiğli İplik Fabrikasında Sivil Savunma Sekreteri olarak bir dönem çalıştı.
Annem, İzmir’deki Dernek (Türk Kültür ve Sanat Derneği) faaliyetine çok önem verirdi. Evin temizlik, çamaşır, yemek vs. gibi işlerini sabahtan tamamlar, öğlen Babam gelince yemesi için yemeklerini tabak çatalına kadar hazırlar ve ondan sonra Derneğe giderdi. Akşam da yemek saatinden önce evde olurdu.
Annemle Babamın tartıştıklarını hiç hatırlamam. Sadece bir Ramazan günü iftar saatine yakın bir vakitte Babam eve elinde pideyle geldi ve “Pide aldım” diye Anneme seslendi. Annem, mutfaktan bir hışımla fırlayarak “ ben sana evde pidemiz var pide alma demedim mi? demesini unutamam.
Babam emekli maaşını alınca eve gelir, Annemle hesap kitap yaparlar ve Babam parayı Anneme teslim ederdi. Yani evi çekip çeviren Annem olurdu. Aralarındaki bu sessiz haberleşme (şimdiki tabiriyle iletişim) bana çok garip gelirdi.
Atalay ağabeyimin vefat haberinin geldiği gün, muhtemelen Ortaokul 2. Sınıftaydım. Eve geldim kapının önünde bir sürü ayakkabı vardı. Kapıyı Annem açtı ve bana sarıldı. Durumu anlattı. Ben pek bir şey anlamadım. Daha 2-3 gün evvel Atalay ağabeyimle vedalaşmıştık. Ne Annemin, ne de Babamın dışarıdan fark edilebilen aşırı üzüntü, aşırı ağlama, isyan vb. hiçbir hallerine şahit olmadım.
O dönemde Atalay ağabeyimi evlendirdiler, Tuna ağabeyimin Ankara’daki masraflarını karşıladılar, benim okul masraflarım ve evin masrafları derken bu kadar masrafa nasıl yetişiyorlardı aklım ermiyor. Bir de üstüne üstlük beni 3 defa evlendirdiler ve bu masrafların yanında da yazlık alabildiler! Bu durumu sadece tasarruf ile açıklamak ne kadar mümkün? bilemiyorum. Daha da mühimi, bizlere bir gün olsun “paramız yok, harcamalarına dikkat et vb.” gibi hiçbir ikazda bulunmadılar ve hissettirmediler.
Babamla pek konuşmazdık. Annem halimden hemen anlar ve “gel bakalım neyin var?” diye çağırır ve onunla konuşurduk.
Annem, dernek faaliyetleri düzene girdikten sonra, Çarşamba günleri, Sevgi teyzeyle beraber, gençlerden oluşan kızlar grubu ile bir araya gelir onlarla sohbet ederlerdi. Hepsi de Annemi ve Sevgi teyzeyi, çok sever ve sayarlardı. Diğer günlerde de, iş çıkışı Anneme kapıdan uğradığımda mutlaka bir misafiri olurdu. Annemi hiç yalnız bırakmazlardı. Annemin en bilinen özelliklerinden belki de birincisi açık sözlü ve dobra olmasıydı. Bu sayede gelenler, Annemin bu açık sözlülüğü sayesinde çoğu zaman titreyip kendilerine gelirlerdi. Bu durum biz çocukları dâhil hepimiz için geçerliydi.
Babamın rahatsızlığının son dönemlerinde artık iyice yatağa bağlı kalmıştı. Annem ise neredeyse son anına kadar kendi başının çaresine bakabiliyordu. Onlarla ilgilenmek ve onlara yardımcı olabilmek benim için bir lütuftu. Annem birkaç defa kısa süreli hastanede yattığında da sağ olsunlar Çarşamba grubundaki hanımlar Annemin yanında refakatçi kaldılar.
Annemin Sâmiha Anneye karşı çok büyük bir hürmeti, sevgi ve saygısı vardı. Sâmiha Anne denildiğinde akan sular dururdu. SâmihaAnnenin kitaplarını okur, herkese tavsiye ederdi.
Tuna ağabeyimin Ankara’da olması, Atalay ağabeyimin önce Konya’da olması ve İzmir’e geldikten bir süre sonra vefatı sonrasında beni koruyup kollamalarını çok hissettim. Kendimi adeta bir fanusta yaşıyor gibi hissettim. Üniversite yıllarımdayken bile Annem bütün arkadaşlarımı tanırdı. O dönemde haberleşme bu güne göre çok kısıtlı olmasına rağmen bunu nasıl başarırdı hala aklım ermez. Hatta biraz problemli bir arkadaşımın (İlker) ailesini bir şekilde bulup benimle görüşmemesi için elinden geleni yapmıştı.
Annem, başta Sâmiha Annenin kitapları olmak üzere, hemen her konuda kitap okumayı çok severdi. Oldukça entelektüel birisiydi. Hemen her konuda kendisiyle rahatlıkla konuşabilirdiniz. Derdi olanın derdine derman olmak için elinden geleni yapmaya gayret ederdi.
NETİCE
Yazıyı ben Tuna sonlandırayım: Babacığım, son dönemlerinde rahatsızlandı ve Akciğer kanseri teşhisi kondu. Bu hastalık, umumiyetle çok ağrılı seyreden bir hastalık olmasına rağmen çok şükür hemen hiçbir ağrı sızısı olmadı. Netice olarak, Babacığım’ı 24.03.2004 tarihinde son yolculuğuna uğurladık. Tek başına, bizleri ele güne muhtaç etmemek için en ufak bir şikâyette bulunmadan çalışan Babacığımın haklarını hiçbir vakit ödeyemeyiz. Rabbim Rahmetiyle muamele eylesin inşallah.
Anneciğim ise son dönemlerinde özellikle Koahhastalığı ile baş başaydı. Tabii hastalığı ve yaşı sebebiyle çok fazla dışarıya çıkamıyordu. Çok şükür ki geleni gideni, kısacası seveni çok olduğu için yalnız da kalmıyordu. 18.08.2019 tarihinde ruhunu teslim etti. Anneciğimi Bilge teyzemlerin aile kabristanına defnettik. Bizlerle son anına kadar canla başla alâkadar olan, bizlerin, Allah’a kul, insanlığa ve camiamıza faydalı bir insanolmamız için elinden gelenin fazlasını yapan Anneciğim için söyleyebileceğim kelimeler kifayetsiz kalıyor. Rabbim ona da Rahmeti ile muamele eylesin. Amin.




Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.