loader image

MUALLÂ YÜCETÜRK BİR ÖĞRETMEN, BİR GÖNÜL VE HİZMET İNSANI[i]

Zehra Vildan Serin

Muallâ Yücetürk’ün Hayatı: Manisa Yılları

Muallâ Abla’yla ilgili kendi hatıralarıma geçmeden önce, oğlu Prof. Dr. Ali Vefa Yücetürk’ün annesi hakkında anlattıklarından hareketle onun hayat hikâyesini kronolojik olarak aktarmak isterim. Çünkü benim 1979 yılında tanıdığım sakin, müşfik, kültürlü ve hizmet ehli Muallâ Abla’nın arkasında oldukça zengin bir hayat tecrübesi vardı.

Muallâ Dalkıran Yücetürk, 1928 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Çocukluğunda babasının aileden ayrılması, annesinin ise daha sonra yeniden evlenmesi üzerine bakımını anneannesi ve dayısı üstlendi; çocukluk yıllarını anneannesinin evinde geçirdi. Manisa Merkez Ahmet Mithat İlkokulu ile Manisa Ortaokulu’nu pekiyi dereceyle bitirdi. Başarısı üzerine Öğretmenler Kurulu kararıyla parasız yatılı olarak öğretmen okuluna seçildi ve İzmir Karşıyaka Kız Öğretmen Okulu’na girdi. 1947 yılında buradan mezun oldu.

Muallâ Abla’nın Latife Gönlügüzel’le ömür boyu sürecek dostluğu da bu okul yıllarında başladı. Latife Hanım da Manisalıydı. Aralarında gençlik yıllarında başlayan, herkese kolay kolay nasip olmayacak kadar derin ve güzel bir dostluk oluştu; bu dostluk yalnız onların nesliyle de sınırlı kalmadı, Ali Vefa Bey’in Latife Teyze’nin kızlarıyla kendi aralarındaki dostluğu da sonraki yıllarda devam etti.

Yine öğretmen okulu yıllarında mandolin çalmayı öğrendi. Oğlu Ali Vefa Bey’in anlattığına göre sesi de son derece güzeldi; ilahileri, ninnileri, şarkıları ve türküleri temiz, hatasız ve falsosuz okurdu, az da olsa mandolin çalmaya ömrü boyunca devam etti. İyi bir kanun sanatçısı ve Kulak Burun Boğaz doktoru olan Prof. Dr. Ali Vefa Yücetürk, kendisine ve kardeşi Dr. Aziz Can Yücetürk’e geçen musiki kabiliyetinin hem annesinden hem de babasından geldiğini düşünmektedir.

Anadolu’da Genç Bir Öğretmen

Muallâ Abla’nın ilk görev yeri Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Kavaklıdere Nahiyesi Merkez Okulu oldu. Buradaki hizmetinden sonra ihtiyaç üzerine Muğla Valiliğince terfien Fethiye’nin Gerişburnu Köyü Okulu’na başöğretmen olarak tayin edildi.

Gerişburnu’nda iki yıl görev yaptıktan sonra kendi isteğiyle Manisa’ya döndü ve Gördes ilçesi Merkez Okulu’na nakledildi. Gördes’te dört yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Turgutlu Merkez Çocuk Kütüphanesi öğretmenliğine getirildi. Böylece Muallâ Abla’nın öğretmenliği Kavaklıdere’den Gerişburnu’na, Gördes’ten Turgutlu’ya uzanan zengin bir Anadolu tecrübesi içerisinde şekillendi.

Turgutlu: Nâzik Erik Hanım ve Sâmiha Ayverdi Muhiti

Turgutlu yılları Muallâ Abla’nın hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Yüksek tahsile devam edebilmek için lise diploması gerektiğinden Manisa Lisesi’nden lise diplomasını aldı. Bu dönemde Manisa Lisesi Edebiyat Öğretmeni Nâzik Erik Hanım’la tanıştı. Muallâ Abla’yı Sâmiha Ayverdi’yle ve onun irfan muhitiyle tanıştıran kişi de Nâzik Hoca oldu.

Ali Vefa Bey’in aktardığına göre, babası Orhan Seyfi Yücetürk’ün de bu muhitle tanışmasına annesi vesile olmuştu. Orhan Ağabey, Muallâ Abla aracılığıyla Nâzik Hoca’yla tanışmış ve böylece Sâmiha Anne’nin irfan muhitine dâhil olmuştu. Nâzik Hoca’nın onların evliliklerinde de teşvik edici bir rolünün bulunduğu aile içerisinde anlatılırdı.

Muallâ Abla yüksek tahsil arzusundan vazgeçmemiş, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nün imtihanlarına dışarıdan girerek yüksek tahsilini tamamladı. Bu, onun karakterini gösteren önemli bir ayrıntıdır: Ne yapıp edip yüksek öğrenimini eğitimini bitirdi.

Evlilik: Orhan Seyfi Yücetürk

Muallâ Abla, Turgutlu’da görev yaptığı yıllarda ilkokul öğretmeni Orhan Seyfi Yücetürk’le tanıştı ve 1959 yılında evlendiler. Orhan Seyfi Yücetürk de Manisa Lisesi’ni dışarıdan tamamlamış, ardından Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuştu.

Aydın Ortaklar Yılları ve Çocukların Doğumu

Orhan Ağabey’in Aydın Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda görevlendirilmesi üzerine Muallâ Abla da tayinini buraya yaptırdı ve Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda yedi yıl görev yaptı. Muallâ ve Orhan Yücetürk çiftinin iki oğlu da bu yıllarda dünyaya geldi: Ali Vefa 1963, Aziz Can ise 1968 yılında doğdu. Ali Vefa’nın doğumundan sonra Muallâ Abla’nın eski dostlarından, Manisa Doğumevi Baş ebesi Müşerref Büyükaksoy, ona destek olmak amacıyla Aydın’a gelerek anne ile bebeğin bakımında yardımcı oldu.

Müşerref Teyze ile aile arasındaki bu dostluk daha sonraki yıllarda da devam etti. İzmir’e taşındıktan sonra bayramlarda muntazaman ziyaretine gidilir, o da zaman zaman İzmir’e gelerek Yücetürk ailesinin evinde kalırdı. Sedat Bey’le evlendikten sonra Rize’ye yerleşmeleri sebebiyle görüşmeler bir süre seyrekleşse de, emekliliklerinden sonra Manisa’ya dönmeleriyle dostluk yeniden daha sık görüşmelerle devam etti. Muallâ Abla’nın Latife Hanım ve Müşerref Hanım’la gençlikten ölüme kadar süren bu dostlukları, onun şahsiyetindeki vefa duygusunun en güzel göstergelerinden biriydi.

İzmir’e Taşınma (1968)

Orhan Seyfi Yücetürk’ün 1968 yılında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’ne tayin edilmesi üzerine aile İzmir’e taşındı. Muallâ Abla da İzmir Çınarlı Erkek Sanat Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı ve burada bir yıl görev yaptı. Daha sonra İzmir Merkez Şehit Fethi Bey Lisesi’ne nakledildi ve öğretmenlik hayatının geri kalan kısmını burada sürdürdü. Toplam 35 yıllık öğretmenlik hizmetinin ardından 1982 yılında emekliye ayrıldı.

1979: İzmir’e Gelişim ve Muallâ Abla’yla Tanışmam

1979 yılının Ekim ayında, o zamanki adıyla Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi Para İktisadı ve Bankacılık Bölümü’nde asistan olarak göreve başladım ve İzmir’e taşındım. Akademik hayatımın henüz başındaydım. Ankara’da öğrencilik yıllarım boyunca alıştığım arkadaş çevresinden uzakta, benim için yeni bir şehirdi İzmir.

Ankara’da Samiha Ayverdi’nin kitaplarıyla başlayıp, onun mensubu olan insanlarla devam eden tanışıklığım vardı. İzmir’e geldiğimde yeniden aynı gönül ve kültür çevresine ulaştım. Böylece 1979 yılında, İzmir’de Türk Kültür ve Sanat Derneği’nin kurucularından ve faal üyelerinden olan Muallâ Yücetürk ile tanıştım. Eşi Dr. Orhan Yücetürk de Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Dinler Tarihi hocasıydı; Fransa’da araştırmalar yapmış çok kıymetli bir bilim insanı ve sayısız talebe yetiştirmiş bir hocaydı.

Muallâ Abla ve Orhan Ağabey’in Evi

Benim tanıdığım Muallâ Abla, bir taraftan öğretmenliğini sürdüren, diğer taraftan ailesine, dostlarına ve kültürel faaliyetlere yetişmeye çalışan; sakin, müşfik ve hizmet ehli bir insandı. İlhan Abla’nın “Gençliğin zekâtı hizmettir” sözü, Muallâ Abla’nın hayatında âdeta müşahhas bir karşılık bulmuş gibidir.

İlhan Ayverdi, bir hizmet fırsatı çıktığında “Neden hep ben?” demek yerine “Çok şükür ki ben” denilmesini, fakat hizmet ederken insanın kendisini değil yaptığı işi öne çıkarmasını isterdi. Yine İlhan Ayverdi’nin “Benliğe düşmeden, yüksünmeden gayret kemerini hiç gevşetmeden hizmet gerek…” sözü de Muallâ Abla’nın hayat tarzına çok uygundu. Onun hizmetinde gösteriş yoktu; sessiz, sakin fakat devamlı bir gayret vardı. Edebi muhafaza etmek hizmetten önce gelmeliydi.

Tanıştıktan sonra evlerine sık sık gidip gelmeye başladım. İzmir’e yeni gelmiş, akademik hayatının henüz başında genç bir asistandım; ailemden ve Ankara’da alıştığım çevreden uzaktaydım. Bu sebeple Muallâ Abla ve Orhan Ağabey’in evi zaman içinde benim için yalnızca ziyaret ettiğim bir ev olmaktan çıktı, kendimi yakın ve huzurlu hissettiğim sıcak bir aile ortamına dönüştü.

O yıllarda Güzelyalı’da küçük bir çatı katında kalıyordum; kaldığım yer oldukça dar ve mütevazıydı. Fakat o yıllar, hayatımın en güzel dostluklarını ve en kıymetli hatıralarını biriktirdiğim yıllar oldu. Daha sonra Muallâ Abla ve Orhan Abi bana Hatay’daki dairelerini teklif ettiler ve kiracıları oldum. Muallâ Abla son derece zarif, ince ruhlu, saygılı ve nezaket timsali bir insandı. Annem, babam ve anneannem de sık sık İzmir’e gelir, onların evine uğrarlardı. Muallâ Abla, bütün İzmirli büyüklerimiz gibi onlara da gönlünü ve evini açardı.

Muhittin hocamın evlilik talebi üzerine Sâmiha Annem’le yapılan görüşmeden sonra Semahat (Yüksel) Abla, Muallâ Abla’ya bana ulaştırması için bir mektup vermişti. Muallâ Abla da bu mektubu büyük bir hassasiyetle benimle paylaşmış, bu süreci son derece dikkatli ve incelikle yürütmüştü. Böylece hayatımın en önemli kararlarından birinde de bana yol gösteren ve destek olan kişilerden biri olmuştu.

Nikâh günü rahatsızlığı sebebiyle törene gelemedi; ancak Muhittin hocamla birlikte nikâhtan sonra doğruca onların evine gittik. Ben gelinliğimle Muallâ Abla’nın elini öptüm. O an ne kadar duygulandığını hâlâ gözümün önünde görebiliyorum; bu hatırayı hiç unutmadım.

Hayatımın en önemli dönüm noktalarından bazıları da Muallâ Ablamlardan kiraladığım dairede yaşandı. Evliliğim orada başladı, dinî nikâhımız da orada kıyıldı; Orhan Ağabey nikâh şahidimiz oldu. Eşim Muhittin Hoca İstanbul Marmara Üniversitesi’nde görev yapıyor, ben ise Ocak 1984’e kadar İzmir’de çalışıyordum. O yıllarda oğlum Merdan da o dairede dünyaya geldi.

Merdan henüz üç aylıkken babam İzmir’de Hakk’a yürüdü; babamın duaları da evimizde yapıldı. O günlerde Orhan Abi’nin bana söylediği bir cümleyi hiç unutmadım: “Vildan, Merdan’ı emzirmeye devam et. Üzüntüden sütün azalmasın.” Bu söz benim için hem bir teselli hem de bir sorumluluk olmuştu. Gayret ettim ve Orhan Abi’nin bu hassas ikazı sayesinde Merdan anne sütü almaya devam etti.

İzmir’de Muallâ Abla ve Orhan Ağabey’in evi ise en sık gidip geldiğimiz evlerden biriydi. O yıllarda Aziz Can daha küçüktü; Ali Vefa da, yanılmıyorsam, Türk Koleji’nde okuyordu. Çoğu zaman evlerinin mutfağında oturur, uzun ve samimi sohbetler ederdik. Muallâ Abla’nın mutfağı yalnız yemek pişirilen bir yer değil; dertlerin, sevinçlerin, hatıraların ve fikirlerin paylaşıldığı sıcak bir sohbet mekânıydı. Evlerinin kapısı herkese açıktı; gelen kendisini misafir gibi hissetmez, rahatlıkla girip çıkar, huzur bulurdu. Muallâ Abla’nın sakinliği, müşfikliği ve insanı rahatlatan tavrı da bu evin havasına sinmişti.

İş Hayatı ile Aile Hayatı Arasında

Muallâ Abla hem çok başarılı bir öğretmen hem de örnek bir anneydi. Bunun yanında İzmir’deki hanımların kermes çalışmalarını yürütür, hanım sohbetlerine ve gece sohbetlerine büyük bir gayretle katılırdı.

İş hayatı ile aile hayatı arasındaki dengeyi nasıl kurduğunu bana bir gün şu sözlerle anlatmıştı: “Vildancığım, evin kapısına geldiğimde öğretmenlikle ilgili her şeyi, ayakkabımı çıkarır gibi kapıda bırakırım. İçeri adım attığım anda evimin hanımı ve çocuklarımın annesi olurum; evimdeki sorumluluklarımı en güzel şekilde yerine getirmeye çalışırım. Sabah okula giderken de ayakkabımı giyer, evimi geride bırakır ve öğretmenlik görevime yönelirim. Böyle yaparsan iş hayatı ile aile hayatını dengeli bir şekilde yürütebilirsin.”

Bu sözler hayatım boyunca bana rehber oldu; gerçekten de bunu yaşayarak gösteriyordu.

Muallâ Abla her şeyi yumuşaklıkla söylerdi. Kimseyi incitmeden uyarır, eleştirirken bile gönül kırmazdı; inandığı prensipleri sadece anlatan değil, hayatında yaşayan örnek bir insandı. Nâzik Hoca’nın da talebelerindendi.

Evleri bana daima huzur verirdi. Salondaki kırmızı halıyı bugün bile bütün canlılığıyla hatırlıyorum; o halının üzerinde yere oturur, saatlerce sohbet ederdik. Fakülteden arkadaşlarımı ve hocalarımı tanıştırmak istediğimde evlerini hemen açar, onları yemeğe davet ederlerdi. Profesör arkadaşlarımızla çok güzel sohbetler yapar, insanlara ulaşmak ve faydalı olmak için her fırsatı değerlendirirlerdi.

Muallâ Abla’nın Mizacı: Kırmadan, İncitmeden İnsan Yetiştirmek

Oğlu Ali Vefa’nın anlattığı Muallâ Abla ile benim yıllar içerisinde tanıdığım Muallâ Abla arasında büyük bir bütünlük vardır. Ali Vefa Bey annesini iyi huylu, işleri zorlaştırmak yerine kolaylaştırmaya çalışan, meseleleri mümkün olduğu kadar sulh ve sükûnet içerisinde çözmeyi tercih eden bir insan olarak anlatmaktadır. Muallâ Abla doğrudan doğruya nasihat etmeyi pek tercih etmez, söylemek istediğini örnekler vererek anlatırdı. Çevresinde sevilen ve sayılan bir insandı. Ben de onu böyle hatırlıyorum.

İlhan Abla’nın şu sözü sanki Muallâ Abla’nın insanlarla münasebetini tarif eder: “Herkesle iyi geçinmeye ve faydalı olmaya çalışacaksınız. İncelikle, gönül kırmadan, karşınızdakini ezmeden söyleyecek ve hareket edeceksiniz.” Muallâ Abla’nın kuvveti sertliğinde değil, yumuşaklığındaydı; insanları karşısına almak yerine yanına çekmeye, kırmak yerine kazanmaya çalışırdı.

İlhan Abla çocukların yetiştirilmesinden söz ederken “Maksat ağızla söylemek değil, onu yaşamaktır” derdi. Muallâ Abla’nın öğretmenliğini ve anneliğini de böyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. İnsan yetiştirmek onun için yalnızca sınıfta bilgi vermek veya evde çocuğa nasihat etmek değildi. Kendi yaşayışıyla, insanlarla kurduğu münasebetle, dostluklarına gösterdiği vefayla ve hizmetten kaçınmamasıyla çevresindekilere örnek olmaktı.

Aile Hayatı ve “Medyûn-ı Şükran” Olmak

Muallâ ve Orhan Yücetürk’ün uzun yıllar süren güzel bir evlilikleri oldu. Ali Vefa ve kardeşi Aziz Can, çocukluklarını huzurlu bir aile ortamında geçirdiklerini, anne ve babalarını kendilerini bugünlere hazırlayan ebeveynler olarak rahmet ve minnetle yâd ettiklerini ifade etmektedirler. Ali Vefa Yücetürk bu duyguyu çok güzel bir ifadeyle özetliyor: “Medyûn-ı şükranız.” Bu söz, Muallâ Abla’nın yalnız öğretmen ve hizmet insanı kimliğini değil, bir anne olarak ailesinde bıraktığı izi de göstermektedir.

Muallâ Abla için emeklilik, hizmetten çekilmek anlamına gelmedi. Emekli olduğu yıldan vefat ettiği yıla kadar dost ve arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Türk Kültür ve Sanat Derneği’nde faal olarak çalıştı. Oğlu Ali Vefa Bey, annesinin derneğin kuruluşunda ve yönetiminde görev aldığını, kermeslerin hazırlanmasında büyük gayret gösterdiğini, başkan yardımcılığı gibi vazifeler üstlendiğini hatırlamaktadır. Hatta Orhan Ağabey’in zaman zaman tatlı bir serzenişle “Hanım vaktini bizim evden daha çok dernekte geçiriyor” dediğini de anlatmaktadır.

Vefatı

Muallâ Yücetürk, 15 Temmuz 2005 tarihinde vefat etti ve Turgutlu Merkez Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedildi. Ardında yalnızca çocukları ve ailesi için değil; öğrencileri, dostları ve birlikte hizmet ettiği insanlar için de güzel hatıralar bıraktı.

Benim hafızamda Muallâ Abla, İzmir’e geldiğim ilk yıllardan itibaren kapısını ve gönlünü bana açan; hayatımın yeni bir safhasında karşıma çıkan, öğretmenliği, zarafeti, musikisi, dostluklarına gösterdiği vefası ve hizmet anlayışıyla iz bırakan kıymetli bir insan olarak yaşamaya devam ediyor.

Muallâ Abla’nın hayatında öğretmenlik, annelik, dostluk ve kültür hizmetleri birbirinden ayrı şeyler değildi; hepsi aynı anlayışta birleşiyordu: insan yetiştirmek, insana faydalı olmak ve bunu mümkün olduğu kadar gönül kırmadan yapmak.

Vefatının Ardından Düşürülen Tarihler

Muallâ Abla’nın 15 Temmuz 2005 tarihinde Hakk’a yürümesinin ardından, onu sevenler kaybın hüznünü şiir ve tarih manzumeleriyle de dile getirdiler. Bunlardan ikisini, onun şahsiyetine ve dost çevresinde bıraktığı hatıraya şahitlik etmeleri bakımından buraya ayrıca kaydetmek istiyorum.

  1. Prof. Ayhan Altınkuşlar’ın Düşürdüğü Tarih

Prof. Ayhan Altınkuşlar tarafından Muallâ Abla’nın vefatı üzerine “Bir Târîh-i Vefât-ı Tâm” başlığıyla şu tarih düşürülmüştür:

BİR TÂRÎH-İ VEFÂT-I TÂM

Sükût etdi câmiânın bugün necm-i gîsûdârı
Muallâ’ydı pîr ü bernânın medâr-ı iftihârı

Hüsn-i hâtime buyurdu enfâs-ı ma’dûdesini
Olmamışdı Muallâ’ya çün kimsenin iğbirârı

Hiç görmedik bir bed-edâ, gûş etmedik bir bed-duâ
Men etmişdi lisânına kelimât-ı inkisârı

Hüsn-i ahlâkı ismiyle müsemmâ hem muallâydı
Duyan hiç yok dehânından bir kelâm-ı i’tizârı

Bilüb esbâb-ı fıtratın etdi vazîfesin itmâm
Oldu mergûbesi Hakk’ın dahî artdı i’tibârı
Mülevves-dâmen olmadan çıktı çirk-âb-ı fenâdan

Çünki tathîr eylemiş mir’ât-i kalbinden gubârı
Yokdu te’lîfâtı lâkin hâl ü dili oldu kalem

Dü mahdûm Azîz ü Vefâ onun en ekber âsârı
Bu cârî tasaddukunu Cenâb-ı Hakk dâim etsin

Yazıkdır olmasın merhûmenin ukbâda zarârı
Gönlü Hakk’dan istimdâdla, dili teşehhüdle göçdü

Ve ağlatdı arkasından cümle genc ü ihtiyârı

Mübârek destiyle Orhan defn eyledi mahbûbesin
Ne yapsındı, emr-i Hakk’dı, yokdu elde ihtiyârı

Meyyite verdi ilhâmı, yazdım şu târîh-i tâmı:
“Diriyken dünyâda pertev, orda ukbâ şu’le-dârı.”
2005

Bu manzumede Muallâ Abla’nın güzel ahlâkı, kimseyi incitmeyen mizacı, gönül temizliği ve ailesine bıraktığı miras öne çıkarılmaktadır. Özellikle,

“Yokdu te’lîfâtı lâkin hâl ü dili oldu kalem / Dü mahdûm Azîz ü Vefâ onun en ekber âsârı”

beyti, onun yazılı bir eser bırakmamış olsa dahi, hâli ve yaşayışıyla âdeta kendi eserini yazdığını, iki oğlu Aziz Can ile Ali Vefa’nın ise onun en büyük eserleri olduğunu çok güzel ifade etmektedir.

  1. M. Veysi Dörtbudak’ın Düşürdüğü Tarih

Muallâ Abla’nın vefatı üzerine M. Veysi Dörtbudak tarafından da şu tarih düşürülmüştür:

Eyledi nûr-ı Ken’ân’la kalbini mücellâ,
Bir cuma vakti Hakk’a yürüdü Muallâ.

15 Temmuz 2005, M. Veysi Dörtbudak

Bu kısa tarih manzumesindeki “Bir cuma vakti Hakk’a yürüdü Muallâ” ifadesi, onun vefat gününü de zarif bir şekilde kayda geçirmektedir.

Böylece Muallâ Abla’nın ardından düşürülen bu iki tarih, onun yalnız ailesinin değil, dostlarının ve içinde bulunduğu kültür ve musiki çevresinin hafızasında bıraktığı derin izin birer nişanesi olarak kalmıştır.

Muâlla Abla’nın hayatında öğretmenlik, annelik, dostluk ve kültür hizmetleri birbirinden ayrı şeyler değildi. Hepsi, “insana faydalı olmak ve bunu mümkün olduğu kadar gönül kırmadan yapmak” anlayışında birleşiyordu. İlhan Abla’nın “Herkesle iyi geçinmeye ve faydalı olmaya çalışacaksınız. İncelikle, gönül kırmadan, karşınızdakini ezmeden söyleyecek ve hareket edeceksiniz.” şeklindeki nasihatları; Muâlla ablayı tarif etmektedir. Mualla abla bu hasletleri rengine boyandığı o güzel üç insanın Samiha Ayverdi, Ekrem Ayverdi İlhan Ayverdi’nin muhitinden, hallerinden, eserlerinden ve sohbetlerinden kazanmışti.  Garazsız ivazsız Allahını seven,  rızasından bir nefes bile gafil olmayan,  hizmeti daima her şeyin üstünde tutan, kırmayan kırılmayan, bir saniye dahi boş vakit geçirmeyen, öğrendiklerini hal eden üç Ayverdi’nin yolundan giden “Muâlla Abla” gönüllerimizde muhabbetle yaşamaya devam etmekte ve mütebessim çehresiyle bizleri seyretmektedir.


[i]Bu yazının hazırlanması için beni teşvik eden ve destekleyen Prof. Dr. Mehmet Demirci’ye; Muallâ Yücetürk’ün sevgili evlâtları Prof. Dr. Ali Vefa Yücetürk ve Dr. Aziz Can Yücetürk’e paylaştıkları hatıralar için şükranlarımı arz ederim.