loader image

BİLGE ARTUN: EFENDİSİ’NİN İZİNDE BİR HAYAT

Nur (Artun) Toçoğlu

Sevgili annem Bilge Artun, 1936 yılının 21 Şubat günü Muğla’da, daha sonra TEKEL olacak REJİ de müdür olan Niyazi Bey’in ikinci kızı olarak dünyaya gelmiş. Bugün itibariyle (Ağustos 2026), 90 yaşında. Beşinci sınıfa kadar Muğla’da kalmışlar. Daha sonra dedem Manisa’ya tayin olmuş.

Annem disiplinli bir Osmanlı hanımefendisi olan annesi ve sevgili Peygamberimizin aşığı olan sevecen, tatlı, nüktedan bir baba ile büyümüş. O baba ki Medine’de dokuz ay Peygamberimizin Kabr-i Şerîf-i’nde asker olarak nöbet tutmuş, Kût’ül Amâre’de 1916 yılında İngilizlere esir düşmüş, daha sonra esaretten kaçarak Antep‘e gelmiş. Burada yedi yıl kaldıktan sonra Denizli’ye gelerek anneannem ile evlenmiş.

Bu güzel baba, kızını Peygamber efendimizin sevgisi ile büyütmüş. Küçük Bilge, Manisa’da devamlı olarak bir Rifai Tekkesi olan Entekkeliler Degâhı’na kaçarak ilâhileri ve zikirleri pencerenin dışından seyredermiş.

Lise döneminde Edebiyat hocası Nazik Erik Hanımefendi ile yolları kesişmiş, “Kenan Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık’’ adlı eser hocası tarafından kendisine hediye edilmiş. Bundan sonra hayatı yeni bir devreye girmiş. Lise son sınıfta hocası ile İstanbul’a Kenan Rifai Hazretleri’nin 7 Temmuz’daki vefatı münasebeti ile her sene icra edilen Mevlid-i Şerif’e katılmış. Hocası onu Sâmiha Anne (Sâmiha Ayverdi) ile tanıştırmış. Orada genç Bilge‘nin manevi hayatı ile ilgili tüm sorularının cevapları verilmiş.

Manisa’ya döndüğünde bambaşka bir Bilge olmuş. Liseyi bitirdikten sonra babam Necdet Bey ile evlenmişler. İki yıl sonra ben dünyaya gelmişim. Benden sonra doğan İbrahim Ethem adındaki kardeşim altı aylıkken vefat etmiş. Bu olay annemi efendisine daha da yaklaştırmış. “Yanımdadır Yemen’dedir, Yemen’dedir yanımdadır” düsturu ile fizik planda uzak da olsa kalben hep efendisi ile beraber olmuş.

Kendi ifadesi ile;

“Sâmiha Anne ile kırk sene geçirdim. Bütün bir yıl 7 Temmuza gitmek için hazırlanır, oradaki dostlara hediyeler alırdım. Sâmiha Annem ile yılda bir kez görüşsek de devamlı mektuplaşırdık. Ben mektup yazarım, kendileri de cevap verirlerdi. Her şeyimi kendilerine soruyordum. O güzelim de hep cevap verirdi. Sabriye ablanın vefatında İstanbul’a gittim, Sâmiha Annem “Örtüsünü kaldır da bak” dedi. Uyuyor gibiydi. Bir hoş oldum. Yatışına imrendim. Daha sonra aynı odada namaz kılarken Sâmiha Annem kızı ile haber gönderdi. “Söyle Bilge’ye divana uzansın” bu cümleyi duyduğumda içimden geçeni, odalar ayrı da olsa biliyor olması beni mest etti ve benim ne hissettiğimi bildiğini bana ilk elden gösterdi.

Güzel Sultanım azametliydi, ama onun yanında rahat ederdim. Bir gün dua ile ilgili bir soru sormuştum. Bir şeyin olmasını istediğimizde ettiğimiz dualar beni rahatsız ediyordu. Kendileri cevaben ‘İsteyeceksiniz, ama Ümmet-i Muhammed ile beraber’ buyurmuşlardı.

Meşkûre Annem ise anlatılmaz bir güzellikti, sevgi nedir onda gördüm. O sevdiğini gösterirdi. Ayda bir sohbetine giderdik. Bir gün biraz geç kalmıştık. Aceleyle salona girdiğimizde “Bilge de geldi artık sohbete başlayabiliriz” demişlerdi. Beni beklemiş koca Sultanım. Hemen yanına gittim. Gözleri görmüyordu ama beni görüyordu. Beni hem zâhiren hem bâtınen gördüğünü biliyordum. Meşkûre Annem ile 20 sene geçirdim. Allah aşkının ne olduğunu ondan öğrendim. Sohbetlerini sünger gibi alırdım. Sâmiha Anneme sokulamazdık sadece elini öpebilirdik. Meşkûre Anneme sarılıp öperdik, izin verirdi kısacası. Bu himmeti, bana sevginin ulaşılabilir olduğunu gösterdi. Şükürler olsun.

Şimdi de Cemalnur çok güzel şeylere öncülük etmekte. İnsanlığın ihtiyacı olan şeyleri kalplere nakşediyor. Allah ondan razı olsun.”

Şimdilerde ise annem altı senedir yattığı yatağında bize ışık oluyor. Bu süre zarfında bir kere bile şikâyetini duymadık. Her an mutlu, huzurlu ve sevgi dolu. Bu güzel insan hayatının son deminde bile bizlere örnek olmaya devam ediyor. Efendisine yaraşır bir evlât olduğunu her haliyle gösteriyor. Onun gibi bir annemiz olduğu için Allah’ıma ne kadar şükretsek az.

Sana selâm olsun koca gönüllü kadın.

BABAM NECDET ARTUN

Annemi anlatırken onun arkasında dimdik duran, her zaman yardımcı olan babacığımdan bahsetmesem olmaz. 1926 yılının mart ayında Yatağan/ Muğla’da 8 kız kardeş ve bir ağabeyin 8 numaralı kardeşleri olarak dünyaya gelmiş. Çocukluğu Cumhuriyetin ilk yılları, daha sonra ikinci dünya savaşının etkisi ile pek kolay geçmemiş. Annesinin babası Osmanlı döneminde Midilli adası Kale komutanıymış. Babası da ağır ceza reisi olarak orada görev yapıyormuş. İlk çocukları Midilli’de doğmuş. Daha sonraki çocuklar Yatağan’da dünyaya gözlerini açmışlar. Aile, babam küçük yaşlarda iken İzmir’ e göçmüş. Babası o 14 yaşında lise birinci sınıftayken vefat etmiş. Lise bitince tıp fakültesine yazılmış. Ancak mali yetersizlik yüzünden devam edememiş. Burs aldığı “Tütün Eksperliği Yüksek Okulu”na gitmek zorunda kalmış. Annemle karşılaşmaları çocukluk yıllarına dayanıyor. Her ikisinin de ebeveynleri aynı yerde çalışıyormuş.

Biz çocukları olarak babacığımızın güzel ebeveynliğinden dolayı çok şanslıydık. Üç erkek çocuğu olmasına rağmen bir kere bile onlara kızdığını görmedim. Annemin her faaliyetinde onu desteklemiştir. Soframızda daima misafirlerimiz olurdu. Herkese kapısı açıktı. Çok iyi bir eş, baba, evlat, kardeş, damat ve dost idi. Herkesin Necdet abisi idi. Bir kız çocuğu olarak her şeyi babacığımla paylaşırdım. Terim yerindeyse O sırdaşımdı. Sabahları kalktığımızda kahvaltımızı hazırlamış, ekmeklerimizi kızartmış, yumurtalarımızı pişirmiş olurdu. Ramazan ayında sahur sofrasını da kendi hazırlar bizi öyle kaldırırdı. Her işini kendisi yapmayı severdi. İşinden eve geldiğinde mutfağa girer güzel salatalar yapar, annem yemeği yetiştiremediyse çabucak bir şeyler hazırlardı. Bunları yaparken mutlu olurdu. Dinlendiğini söylerdi. İşi ile ilgili problemlerini hiçbir zaman eve taşımazdı. Annemle tartıştıklarını hiç hatırlamıyorum. Çünkü bizim yanımızda sesini yükseltmezdi. Yapıcı bir karakteri vardı. Anacığım babamın dünyaya nasıl geldiyse öyle gittiğini söyler. Hiçbir düzeltilmeye ihtiyacı yoktu der. Biz ikisinin de evlâtları olarak onlardan dolayı Allah’a şükrediyoruz. Yolunuz açık olsun güzel insanlar.

 

ANNEM VE BABAMA DAİR BİRKAÇ HATIRA

Mehmet Can Artun

YER BULAMAYAN ÖĞRENCİLERE EVİNİ AÇTI

Annem Bilge Artun çok verici, bonkör, eli ve evi herkese açık, insanların kalbini okuyan müstesna bir insandır. Mutfağında tenceresi devamlı kaynar, âniden gelen misafirlerden asla çekinmez, sofrasını paylaşmaktan zevk alırdı. Zorda kalana, yolda, dışarıda mağdur olup evsiz kalana da kol kanat gerer yardım ederdi.

O zamanlar öğrenci yurtları şimdiki kadar yaygın değildi. Hiç unutmuyorum, galiba 1977 senesiydi. Sokaklardaki sağ-sol kavgaları üniversitelere, hattâ liselere kadar sıçramıştı. Gencecik talebeler tamamen ithal fikirlerle beyni yıkanmış kendi yaşıtları tarafından sırf aynı görüşü paylaşmadığından dolayı öldürülüyorlardı.

O zamanki ismi Yüksek İslâm Enstitüsü olan, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi talebelerinden birkaç milliyetçi kardeşimiz hiçbir yurt tarafından kabul edilmemişler. Hattâ kiralık ev dahi bulamıyorlardı. Gerçekten zor durumda idiler. Annem ve babam bu dört talebeyi himayelerine alıp, onları Narlıdere’deki yazlık evlerine yerleştirdiler, fîsebîlilâh. Bu evin misyonu birkaç sene boyunca böyle devam etti, hiç değişmedi. Daha sonra başka öğrenciler de bu imkândan faydalandılar.

O öğrenciler mezun olduktan sonra devlette çeşitli görevler aldılar. Halâ yılda birkaç kere annemi arayıp hal hatır sorarak anneme vefâ gösterirler.

OĞLAK YEMEĞİ

Hatırladığım kadarıyla 1970’li yıllardı. Bir gün babam eve eline 2-3 kiloluk bir oğlak getirdi. Tekel kurumunda tütün eksperi olduğu için gezip dolaştığı yerlerden eli boş dönmez, bir takım yiyecek maddeleri satın alıp getirirdi. Annem gelen bu oğlak etini manevi kardeşleri Hatice (Altınkuşlar) Hanım teyzelerle birlikte yesek iyi olur diye düşündü. Babam da seve seve kabul etti.

Ancak nasıl olduysa bir de baktık, Hatice Hanım teyzelerle birlikte, Muallâ teyzeler, Sevim teyzeler, Gülen teyzeler, o sıra İzmir’de bulunan Semiha teyzeler çoluk çocuk hep birlikte geldiler. O yıllarda aileler arasında bu tür beraberlikler eksik olmazdı. Biz çocuk olarak bu durumdan çok memnunduk. Ancak evin büyükleri 2-3 kiloluk oğlak etinin bu kadar kişiye yetip yetmeyeceğinden endişe ettiler mi bilmiyorum.

Balçova’daki evimizin teras kısmı böyle bir kalabalığı ağırlayacak büyüklükteydi. Yemek vakti geldiğinde tenceredeki oğlak eti ve yanındaki başka yemekler dağıtılmaya başlandı, 30’yakın kimse vardı. O küçücük oğlak bütün misafirlere rahatlıkla yettiği gibi arttığı bile görüldü. Çocuklar dönüp dolaşıp tabaklarını birer defa daha doldular. Hattâ annem “Ben Atalay’ın (Aksöyek) üç defa tabağını kendim doldurdum, ki o zaman Atalay delikanlı çağında idi” der.

30’ya kın misafir ve hiç bitmeyen oğlak yemeği… Bu bizim evde yıllarca anlatılmıştır.

BABAM

Babam Necdet Artun’u tanıyanlar onun ne kadar şen şakrak olduğunu hatırlarlar. Ancak iş yerinde (TEKEL Başmüdürlüğü) bir o kadar vazifesini müdrik, ciddî, disiplinli, hak gözeten, sözünü esirgemeyen; bu hâli ast-üst herkes tarafından bilinen, iş ahlâkı çok yüksek bir insandı. Bu durumu kendisinden hiç duymadık. Fakat arkadaşları ve çalışanları tarafından bize defalarca iletilmiştir. Tütün eksperliği mesleğinin duayeni olduğunu, yıllar sonra çıkan TEKEL Almanağı’nda okumuş olduk.

Meslek ahlâkından o kadar emindi ki, 70’li yılların sonuna doğru, zamanın Gümrük ve Tekel Bakanı Nahit Menteşe, bir müstahsil mitinginde bütün üreticilere, işin aslını ve astarını bilmeden, siyasi bir popülizm ile müşavirlerine hiç danışmadan başfiyat (yani tütüne verilen en yüksek fiyat) sözü verir. Tütündeki en iyi kaliteye göre ancak eksperlerin tespit ettiği bu fiyatı duyduğunda babam hiç düşünmeden oracıkta herkesin duyacağı şekilde itiraz eder: “Sayın Bakan, bu fiyatı veremeyiz köylüye, âdil değil; bu ancak birinci kalite tütüne verilebilir!” Bu sesleniş Menteşe’yi şaşırtır. Yanındaki Tekel Genel Müdürüne “Kim bu beyefendi?” diye sorar. Müdür de Bakanın kulağına bir şeyler fısıldar. Nahit Menteşe kafasını birkaç defa aşağı yukarı hareket ettirerek, “Hımm, anladım anladım” diyerek mevzuyu fazla uzatmaz.

Biz bu tür hadiselerin çoğunu başkalarından işittik. Çünkü babam işini eve getirmezdi. Evde anneme ve bize karşı son derece müşfik ve müsamahalı idi. Ancak çaktırmadan kontrol ettiğini de bilirdik.

Annem de çalıştığı için, babam ev işlerinde o daha söylemeden kendisine yardımcı olur, onu rahatlatırdı. Eve gelip gidenlerden çok kişi onu mutfak önlüğü ile görmüştür.

İşinin ehli ve uzmanı olan bu tütün eksperi, akşam mesai bitiminde, ciddiyetini dışarıda bırakıp evine şarkı söyleyerek, ıslık çalarak girer, zevcesiyle beraber mutfak işlerine koyulurdu. Salatası, çorbası bir yana, yoksa eğer ana yemek yapmak fark etmez, hepsi elinden gelirdi. Ayrıca, usta aşçılara taş çıkartacak kadar nefis yemekler pişirirdi.

Sadece mutfak işleri değil, çamaşır, ev düzeni, ev hanımlığı, özellikle de ütü hiç gocunmadan yaptığı işlerden idi. Bilmiyorum şaka mıydı, sadece “Çocuklar şu çamaşır asmaktan çok hazzetmiyorum” derdi.

Beyler Toplantısı

Bir gün ihvandan Ahmet Er abimiz, İzmir’deki en yaşlı bey olan babama hitâben şöyle der: “Necdet abi, biliyorsunuz bizim hanımlar her Çarşamba bir araya gelip toplanıyorlar. Biz de beyler olarak toplansak nasıl olur? Bu konuya tavassut eder misiniz?” Babacığım “Hay hay Ahmet, neden olmasın..” der. Sadece erkekler toplanacaktır. Hiç kimseye hayır demeyen babam hemen işi kabullenir. Tarih ve hangi ikramların yapılacağı konusunda ikisi anlaşır. Fakat içerik düşünülmemiştir.

İzmirli büyüklerimiz Necdet abilerini çok severlerdi. Sohbet sırasında dahi hiç söz almayan, sadece yaptığı hizmetle takdir toplayan bir kişinin kendilerini niçin çağırdığını anlayamamışlar, muhtemelen birbirleriyle de görüşerek işi ciddiye almışlar.

Hiç unutmuyorum, bir Pazar günüydü, öğleyin saat 12.00 gibi beyler gelmeye başladılar, hanımlar yok, sadece beyler. Hepsi de takım elbiseli, kravatlı. O gün annemi de bir yerlere göndermiştik.

Babam, ben, Ahmet abi ev sahibiyiz. Babam gene mutfak önlüğüyle karşılıyor misafirleri. Çaylar, çorbalar sırasıyla sunuluyor. Gelenler (Orhan Yücetürk, Mustafa Aksöyek, Ruhi Fığlalı, Erol Olgaç, Ayhan Altınkuşlar…) yaklaşık 10-12 kişi var. Fakat kimse ikramlara dört elle sarılmıyor.

Ben çayları dağıtırken bir ara Orhan amca bana seslendi: “Oğlum, neye çağırdı baban bizi, biliyor musun?” diye sorunca; bilmediğimi, kendisinin daha iyi cevap vereceğini söyledim.

Babam bir ara mutfaktan salona geldi, elinde spatula var. Ruhi Fığlalı amca, “Niye geldik Necdet abi buraya, hepimiz merak içindeyiz, fevkalâde bir şey mi var?” diye sordu. Babam elindeki spatulayla Ahmet Er abiyi işaret ederek: “Hiçbir fikrim yok Ruhi’ciğim, Ahmet Er söyledi bana..” deyince, salonda kısacık bir sessizlik, sonra bir kahkaha tufanı koptu. Hep birden “Yahu, biz de âdeti değildir Necdet abimizin, böyle bir şey ondan ilk defa zuhur ediyor diye düşündük, doğrusu biraz da tedirgin olmuştuk…” diyerek gülmeye devam ettiler. Orhan amca “Getirin şu çayları da artık rahat rahat içelim diye” ilâve etmişti. Epeyce bir hoş-beş ve tatlı bir sohbetten sonra gün bitti. Böylece ihvan arasındaki ilk ve tek beyler toplantısı yapılmıştı.

İlk Direksiyon Dersim

Babamın Anadol marka bir arabası vardı. Yaşım 18’e yaklaştığında ilk direksiyon dersini ondan aldım. O ilk günde söylediği sözleri hiç unutmuyorum: “Trafikte “Benim hakkımdır’ diyemezsin. Senin hakkın bile olsa, karşındaki araç kullanan kişiyi sarhoş veya hasta kabul etmelisin. Veya başka bir sıkıntısı vardır, dikkati dağılmıştır. Ayağını firene alıştır, îtidalli ol, hçbir zaman fevrî hareket etme!.”

Bu düstûru sadece trafikte değil, yaşadığı bütün hadiseler sırasında kendisinde müşahede ettik. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.