loader image

KIZI EMANETİ YÜKLENİR BABASI VARLIĞINDAN SOYUNUR

(5 Temmuz 2026’da Cenan Vakfı’nın İstanbul Fatih Belediyesi Konferans Salonunda düzenlediği “İrfan Kültürümüzün Evrensel Boyutları İle Kavranması Ve Tanıtılması Nasıl Düşünülmelidir?” adlı panelde yapılan konuşma metnidir.)

Prof. Dr. Semahat Yüksel

Sayın Oturum Başkanı Prof. Dr. Kenan Gürsoy, çok kıymetli Konuşmacılar, Hocalarımız, değerli hâzırun, sizleri saygılarımla selâmlıyorum.

Panelimizin başlığında “İrfan Kültürümüz” kavramını okuyunca,  Prof. Dr. Birol Emil’in, Türk Kültür ve Edebiyatından -2  Şahsiyetler kitabı hatırıma geldi. Kültür ve onun “has bahçesi olan edebiyat” benzetmesinin sahibi Sayın Emil, sözlerinin devamında, “her eser bir ruh ve muhayyile sanatıdır” derken, zihnî faaliyet ile hissî duyuş ve ifadeyi, söyleyişi bir araya getirir; her bir edebiyat eserini “hissin tefekkürü yahut fikrin tahassüsü” olarak görür.

Evet, hisler üzerinde ve hisler üzerinden düşünmek; fikirler üzerinde, fikirler üzerinden hissedebilmek…

His ve fikir dünyası ile tefekkür ve tahassüs arasında kurulan bu çapraz bağlantı bizi geniş ve derin bir kavrayış ve yorum dünyasına ulaştırdığı için dikkat çekici…

Bir edebî eserin yazarı ile kurulan iletişimde, fikir ve his dünyamızı harekete geçiren bu çift yönlü aksiyon dengesi, okurun algılamasında,  yaygın ve sağlam, doyurucu ve düşündürücü bir işbirliğini harekete geçirebilir elbette…

Ama acaba, eser-okuyucu münasebeti her zaman bu boyutlarda mı kalıyor?

Bazı eserleri neden başucu kitabı haline getirip sık sık okuma ihtiyacı duyuyoruz da diğerleri için aynı hissediş mümkün olmuyor, aynı ihtiyaç duyulmuyor? Onları farklı kılan özellik nedir? sorusunu kendime yönelttiğimde, şu cevabı duyar gibi oluyorum: Böyle eserler, fikrin ve hissin tefekkür ve tahassüsüne ilâveten İnancın ve vicdanın hem tefekkür hem de tahassüsünü dile getirdikleri, onlar üzerinden, onları temel alarak okura hitap ettikleri için farklı bir yerde durabiliyorlar.

İşte bu yapıdaki, bu çaptaki eserler, kişinin ve toplumun şahsiyet ve kimliğini belirleyen ortak görgü, bilgi ve davranışlar zemininde yenileyici, yol gösterici ve hatta UYANDIRICI olabiliyorlar.

Asırların içinden bize seslenen İrfan edebiyatımızın değerli eserlerini bu çerçeve içine yerleştirebiliriz.

YİRMİNCİ ASRIN IŞIĞINDA MÜSLÜMANLIK

İçinde doğup büyüdüğümüz 20. yüzyıla gelince;  genç yaşlarımızda tanıma ve tanışma bahtiyarlığına eriştiğimiz Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İlâhiyat-ı Kenan, Sohbetler, Sâmiha Ayverdi ve Safiye Erol külliyatları da bu tür eserlerdendi bizim için, hem de ilklerden…

1951 yılında neşredilen Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık kitabında dört Hanımefendi Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri yüksek seviyeli bir teşhis, tahlil ve tasvir metodu ile hocaları Kenan Rifai Büyükaksoy’un düşünce dünyasının kapılarını okuyucuya tam bir salâhiyetle açıyorlar, kitabın sonuna ayrı bir bölüm olarak, o şahsiyetin gündelik hayatından kareler ve sohbetlerinden örnekler eklemeyi de ihmal etmiyorlar.

Böylece, Hocalarının sesini âdete okuyucuya doğrudan duyuruyorlar.  Yazıldığı devrin fikir ve matbuat hayatında, maneviyat konularındaki çorak zemin ve mesafeli duruşa rağmen, kitap ilgi görüyor.

AKTİF MUHAFAZAKÂRLIK

Dört değerli kalemin, hocalarının 7 Temmuz’1950’deki irtihalinden kısa süre sonra neşredip basına tanıttıkları bu biyografi,  Cumhuriyetin genç okuyucuları için ayrı bir özelliğe sahipti; onlar için UYANDIRICI bir dâvet gibi idi âdeta. Çünkü, önlerinde geleneğe bağlı “örnek” bir insan, onun hayatı, düşünce dünyası, tabiatla ve çevresindeki insanlarla münasebeti ve davranışları duruyordu.

Bu kıymetli çalışma, alışılmışı aşan seviye ve tertibi ile, muhafazakârlığın bir yere demir atmak olmayıp, değerleri bugüne taşımak olduğu anlayışını ve ilâveten de mâneviyat konularında sadece bilgi edinmenin yetmediğini, bildiğini işlemek, hayatın bütünü içinde yaşamak lâzım geldiğini ve nasıl yaşanabileceğini müşahhas bir örnek üzerinden anlatıyordu.

Bu ufuk açıcı eserden çok önce, 1938 ‘den itibaren Sâmiha Ayverdi, Hocasının, İlâhiyat’ında

Kesb-i irfan etmeğe geldin heman

              Kalmasın, sa’yeyle, kalbinde hâr u hes ! ( 2013, s.201)

mısralarında ifade ettiği, “ beşerin mânevî tekâmülü” gibi hikmet esaslı bir konuyu, çeşitli türdeki metinlerinde ve özellikle de roman kahramanları üzerinden bütün çeşitliliği ile ele alarak işliyor ve bu farklı tutum devrinin muhtelif seviye ve yaşlardaki okuyucularının dikkatine takılıyor.

KENDİNİ BİLME İSTEĞİ

Öyle ki, bu gelişme Dost kapısında yeni bir halkanın teşekkülüne kadar uzanıyor. Meselâ diyerek, bu okuyuculardan biri olarak halkaya dâhil olan kıymetli Ablamız Türkân Erkmen’i kendi anlatımlarına dayanarak tanıtmaya çalışalım:

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin 28 Haziran 1946 tarihli Büyük Doğu’da yayımlanan köşe yazısından sonra, lise talebesi Türkân Bayar’dan aldığı mektup “Büyük Dostum” hitabı ile başlıyor ve şöyle devam ediyordu: ”Büyük Doğu’da yazmış olduğunuz ‘Emânet’ nesrinizi okudum. Çekinmeden o emâneti bana verebilir misiniz?”

Yaklaşık iki ay sonra, 24 Ağustos 1946 tarihli cevâbî mektubunda Sâmiha Hanımefendi: “İnşaallah, geldiğinde tâlibi olduğun emânet sana yüz gösterir..” dedikten sonra,  kararlaştırılan bir tarihte genç lise talebesi Fatih Fevzipşa caddesi 175 numarada değerli yazarımız ile tanışır, görüşürler, hattâ ona kendisini çok heyecanlandıran iki rüyasını nakletme imkânı da bulur.

Aynı senenin sonbaharında, yine aynı mekânda Kenan Rifai Büyükaksoy’un huzuruna çıkma fırsatı zuhur eder ve şu soruya muhatap olur: “ Sen bizden ne istiyorsun?”;

Türkân Hanım’ın “Kendimi bilmek istiyorum, Efendim ” talebine, “ Çok büyük bir şey istiyorsun” cevabı verilir.

Bu sahnede bizi düşündüren soru şu oluyor:  Henüz bir lise talebesi iken Türkân Hanımdaki bu yüksek uyanışın kaynağı ne idi? Ve bu uyanış ve yöneliş onun düşünce ve duygularını, zaman içinde tefekkürünü, tahassüsünü hangi noktalara taşıdı?

Bu soruların cevaplarını kendi ağzından dinleyelim:

TASAVVUFİ DİN ANLAYIŞI

7 Haziran 2014 Tarihinde Dr. Hüsna Güder ile ziyaretine gittiğimizde Türkân Erkmen Hanımefendi ailesinden ve çocukluğundan bahis açtı: “Annem Zehra Bayar’dan Anadolu Kültürünü, babam Dâvut Bayar’dan  Rumeli’nin serâzat, hasret kokan türkülerini dinleyerek büyüdüm. Annem tasavvufa meraklıydı. Dinî vecîbelerini yerine getirmede titiz bir hanımdı. Çok kitap okurdu. Bilhassa Mısrî-i Niyâzi, Yunus Emre, Seyyid Seyfullah, Leylâ ile Mecnun. Leylâ ile Mecnun’u hemen hemen ezbere bilirdi.

Sesi pek yoktu, ama Mısrî-i Niyâzi Hazretleri’nin şiirlerini öyle içten, öyle mânâlı okurdu ki,  Hazret’in Ümmi Sinan Hazretleri ile buluşmasında okuduğu şiir hâlâ kulaklarımda:

Aşkın meyine ben kāne geldim

Şevkin oduna hoş yāne geldim

Şem-i tevhîdi gördüm yakılmış

Gitti karârım pervâne geldim.”

İnce, dokunaklı sesi ile bu kıt’anın terennümünden sonra Türkân Hanım sözlerine şöyle devam ediyor: “Annemin tasavvuf anlayışı,

biz çocukların din hakkındaki düşüncelerinin temel taşlarını oluşturmuştur.  İslâm’ı bu pencereden görüyorduk biz, abla Ulviye Hanım, erkek kardeş Dr. Turhan Bayar kastediliyor.

Seneler sonra İstanbul Kız Lisesi’nde okurken Sâmiha Anne’min “Batmayan Gün” kitabı ile tanışmak nasîb oldu. Artık kitapta zikredilen şahıslar bizden birer parça olmuşlardı.  K Bey, yâni Kerim Bey, Aliye, İrfan Paşa ile hep berâberdik sanki. İçimizde oluşan bu ulvî aşk, bizleri Sâmiha Annem’le tanışmaya, oradan da Ken’ân Rifaî Hazretleri’ne kadar götürdü. Çok şükür… Ne kadar şükretsek az, gönlümüz rûhumuz aydınlandı. Annemin okuduğu şiirler, güzel sözler mânâ kazandı…”

Lise eğitimini tamamladıktan sonra, bu genç tâlip bir müddet İzmit’te öğretmenlik yapıyor, İstanbul-İzmit arası hasretli gidiş gelişlerden, iple çekilen buluşma günlerinden sonra nihayet İstanbul’da bir iş bulunuyor, çalışmaya başlıyor; Fâtih Fevzi Paşa caddesi 173 numarada oturan Nezihe (Araz) Hanım ve Derviş Nine’ye komşu geliyor.

Türkân Hanım’ın çocukluk ve gençlik dönemine ait bu kısa bakıştan sonra,  onun içinde yaşadığı ve yetiştiği muhîte ışık tutmak amacı ile anne ve babasının hayatlarındaki dönüm noktalarını üzerinden anlattıklarına kulak veriyoruz:

1939  yılında Sâmiha Ayverdi’nin Batmayan Gün romanını okuduktan sonra anne Zehra Bayar, kendisi ile aynı heyecanı paylaşan arkadaşı Şükriye Hanımefendi  ile İzmit’ten İstanbul’a  gelirler, her iki hanımefendinin niyeti ve hedefi, Ergun Balcı deyişi ile, “gönül tellerini titreten” bu romanın yazarı ile tanışmaktır. Kitabın nâşiriden alınan adresle yazara ulaşırlar ve arzularına kavuşurlar.

SOYUN VARINDAN

Aynı çatı altında yaşayan Baba Davut Bey’e gelince; o,  bu konulara yakınlık duyan bir meşrepte değildir, dolayısı ile yaşananlardan pek haberi olmaz. Ancak bir müddet sonra zuhur eden zarurî bir gelişme üzerine eşi Zehra Hanım, Sâmiha Hanım’a mektup yazarak babanın da huzura kabulüne tavassut etmesi ricasında bulunur, teklif kabul görür ve görüşme tarihi kendisine bildirilir. İstanbul’da olduğu için, Türkân Hanım’ın, babası ile ilgili yeni durumdan haberi olmuyor. Ama, kararlaştırılan tarihte Sâmiha Hanım, Türkân Hanım’ı alıp Hocasını ziyarete Bostancı’ya götürüyor.

Türkân Hanım, bu işlere pek de sıcak bakmayan babasını birden bire karşısında ve Büyüğünün, Ken’an Rifai Büyükaksoy’un, yanında görünce çok şaşırır… O çarpıcı sahneyi bize şöyle anlatıyor:

 Kendileri, “Dâvut,  ben seni evlâtlığa kabul ettim, sen beni babalığa kabul ettin mi” diye  soruyorlar. Dâvut Bey’in cevabı,  “Bütün varlığımla!”  Kendileri “Varlığın var mı ki !” diye devam edince, Dâvut Bey şu ibretli cevabı veriyor:  “O da şu anda eridi gitti Efendim!”

 Bu kısacık mükâlemeye dayanan dâvet ve icâbet sahnesini, yukarıdaki dörtlüğün

              Şem-i tevhîdi gördüm yakılmış

              Gitti karârım pervâne geldim.

mısralarının yaşanmış hâli olsa gerek diye düşünmüşümdür…

Türkân Hanım, daha sonraki bir görüşmemizde, Kendileri’nin o gün,  “Seni İzmit’in bayraktarı yaptım Dâvut!” dediğini naklettiler. Dâvut Bey’e verilen bu vazife de aslında çok mânidar: “Kendi içinde” kalma, hâlinden etraf da istifade etsin anlayışı ile, onun hizmet kapısına yönelmesi mi isteniyor, sorusunu hatıra getiriyor…

KİMLERDEN ETKİLENDİ?

Tekrar Türkân Hanımefendi ile yüz yüze görüşmelerimize dönüyor ve onun, “ Hayâtınızda  size en çok etki eden şahsiyetler  kimlerdir?” sorusuna cevabını dinliyoruz:

Ken’ân Rifaî Hazretleri, Kur’an ahlâkı ile mânâlanmış, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt aşkı ile yanmış, büyük bir aşk deryâsı. Büyük insan, büyük mürşid. Benim kudretim onu anlatmaya yetmez ki… Sultânım sana sığınıyorum.

Sâmiha Anne, bizleri rahmet kapısına ulaştıran, hocasının bütün hasletlerini taşıyan ve bizlere aktaran, madde ve mânâ güzelliği ile bezenmiş eşsiz sultan. Bizleri bırakma!

Annem, bizleri çocukluğumuzdan beri Allah aşkına mayalayan canım annem( Zehra Bayar), nurlar içinde yat!

Nazlı Hanımefendi, efendisinin aşkı ile yanmış, ölmeden önce ölmenin sırrına ermiş mübârek insan.

Behîre Ablam, kendisini Allah yolunda hizmete vakfeden eşsiz insan. Hakkını helâl et!

Nezihe Araz, on sene berâber oturduk Nezihe ablayla. Kalemiyle sohbetiyle Allah aşkını yüreklerimize işleyen güzel insan… Seni çok seviyorum.

Muazzez Abla, eşsiz ferâgati, sabrı ve hizmeti ile gönüllerimize taht kuran güzel insan. Hakkını helâl et!

İlhan Ayverdi, aşkı, sabrı, azmi ile bize örnek olmuş sevgili kardeşim. Nûr içinde ol!

Meşkûre Sargut, dünyânın bütün çilelerini bir tebessümle karşılayan, maddî ve manevî her şeyini Allah uğruna harcayan, âşık, ezel yoldaşım benim.

Derviş Nene, ismini tam mânâsıyla üstünde taşıyan, sabır timsâli güzel insan. Hakkını helâl et!

Melek Anne, adı melek ama, kendi meleklerden üstün kâmil insan, nur yüzlü, güzel nenem. Hakkını helâl et! “

Türkân Hanımefendinin genç yaşlarından itibaren dahil olduğu muhitten, yüksek bir kavrayış,  hassasiyet ve kadir kıymet bilirlik hâli içinde çizdiği bu portreler ve onlarla kendine has üslubu ile halleşmesi, bizleri de,  onun hayatında ve gönlündeki mânâ durakları ile tanış kılıyor….

Ve bu vesile ile de,  İlâhiyat-ı  Ken’an’daki ‘İnsanlık İrfan İledir’ manzûmesini hatırlıyoruz:

Âdemin âdemliği irfan iledir, cân iledir,                

              Sanma ki şöhret iledir, servet-i sâmân iledir

              Hulk-i hasen, hüsn-i amel, nûrudur Allah yolunun  

              Mazhar-ı âdap olan elbet, ulu Sübhan iledir.  

KEŞKE HERKES SEVDİĞİMİ SEVSE

2014 tarihli görüşmemizde ona şu soru da soruldu: Gençlere öğütleriniz nelerdir? 

“Efendimin güzel evlâtları, ben size ne öğüt verebilirim ki? Ben 90 yaşında yaşlı bir teyzeyim, o büyük sultanlar size her şeyi şiirle, nesirle, türlü sözlerle anlatmışlar. Yalnız benim de aklımda kalan Sâmiha Annemizin çok sevdiğim birkaç sözünü sizlerle paylaşmayı arzu ettim.

O büyük sultan şöyle buyuruyor:

 “Dünyânın sevinçleri ve elemleri bizi içinde bulunduğumuz birlik ve berâberlik çatısı altından çıkarmamalıdır. Şahsî ihtirâs, menfaat, benlik, gurur, gazap bize haramdır. Birbirinize asla küsmeyin, kopmayın, ayrılmayın. Düşeni kaldırın. Birbirinizi sevin, sayın. Merhametiniz bol olsun. Güçlükleri kolaylığa çeviren Allah, birliğinizi bozmadıkça, şirk ve benliğe düşmedikçe sizleri şer kuvvetlere muzaffer kılacak, aslâ mağlup olmaya bırakmayacaktır.”

İşte böyle sevgili çocuklar, bu ulvî sözlerden başka ben size ne söyleyebilirim? İnşallah cümlemiz hattâ bütün insanlar bu zevki tatsa, o zaman her yer güllük gülistanlık olurdu. Şâirin dediği gibi:

Kâşki sevdiğimi sevse kamû halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa 

vesselam.” diyerek sözlerini tamamladı.

Efendim,  bu vesile ile, 2023 yılında rahmete uğurladığımız Türkân Erkmen Hanımefendi’nin hayatı hakkında ‘Bir Göçmen Kızı: Türkân Erkmen’  yazısı ile Gülnar Mızrak ve 7 Haziran 2014 tarihinde Türkân Erkmen Hanımefendi’nin evinde yapılan röportajı kaleme alan Dr. Hüsna Güder’e, metinlerinden nakiller yapmama izin verdikleri için teşekkür ediyorum. Bu metinleri web sayfalarında yayımlayan İzmir Kültür ve Sanat Derneği Başkan ve yöneticileri ile aynı sayfalarda Genç Kalemlerimize yer veren Prof. Dr. Mehmet Demirci Beyefendi’ye bilhassa teşekkür etmek isterim.

Ken’an Rifai Büyükaksoy’un mâneviyat iklimi içinde ömür sürüp, başta Hocaları olmak üzere o muhîtin güzide insanlarını, onların yaşama üslûbunu, tefekkür ve tahassüslerini, başta kendi mümtaz şahsiyetleri olmak üzere; sohbetleri edebî ve fikrî eserleri ile  memleket sathında  genç nesillere ulaştırmak, tanıtmak ve  duyurmak  gayretlerine şahitlik ettiğimiz bütün değerli Büyüklerimizi rahmetle anıyorum.

Vârisi olduğumuz irfan kültürümüzün günümüzde devamı ve dünyaya tanıtımı yolunda gayret sarf eden bütün kurumlarımızın gayretli yöneticilerine, bu çatılar altında emek sarf etmiş ve etmekte olan Hocalarımıza, Kardeşlerimize ve Gençlerimize şükranlarımı arz ediyor,

Teşrifleriniz için teşekkür ediyor, sizleri saygılarımla selamlıyorum.

Semahat Yüksel