loader image

Hâtıralar ve Düşünceler

 Semahat Yüksel

 İyi akşamlar Efendim,  bütün Dostlarımızı saygıyla selâmlıyorum.

Başta Prof. Dr. Kenan Gürsoy Beyefendi olmak üzere, Ramazan geleneği hâline gelen bu programların bizlere ulaşmasında emeği geçen bütün dostlarımıza gönülden teşekkür ediyorum.

Programda bu konuşmaya başlık olarak “Hatıralar ve Düşünceler” denince, bugüne kadarki hayat yürüyüşümde önemli rol oynamış 3 farklı şehirde 3 karşılaşma ile söze başlamak istiyorum.

Sene 1965, bahar ayları.. Almanya Marburg /Lahn şehrinde bir doktora talebesi. Kaldığı yurtta zaman zaman bir araya gelen öğrenciler belli bir sıra ile kendi memleketlerini, âdetlerini ve inançlarını anlatıyorlar.

Sıra İslâmiyet hakkında konuşma yapmak üzere, bu doktora talebesine geliyor; hemen 7 soru tesbit edip cevaplar konusunda babasından destek istiyor.

7 SORU

Bu sorular şunlar: 1) Müslümanlık hangi dinleri kabul ediyor, 2) Mezhepler neler,  3) Günah nedir,  4) Ölümden sonra neye inanılır,  5) İslâmiyet kaç melek tanıyor ve vazifeleri neler, 6) Hz. İsa’nın Kur’an’daki yeri nedir,  7) İslâm dininin esasları nelerdir?

Çok geçmeden kendisine 5 daktilo sayfası halinde bir metin ulaşıyor, yazanın adı metinde görülmüyor; yalnız babası metnin arkasına “İstanbul’da çok kıymetli bir zat tarafından hazırlandı” notunu düşmüş, o kadar…

Talebenin kafasına takılan “Kim acaba İstanbul’dan bu kıymetli zat?” sorusu açıkta kalıyor…

Ama verilen cevaplar talebenin çok dikkatini çekiyor, çünkü çocukluğundan beri âşina olduğu ilmihal kitaplarındaki bilgilere benzer sıralamalar beklerken, esas itibarı ile değil ama derinlik, çerçeve ve bakış açısı ile farklı seviyeden -o gün adını koyamadığı- açıklamalarla karşılaşıyor.

Meselâ dinler konusundaki ilk soruya, birkaç cümle içinde şunlar şunlar denebilecek iken, ”tekâmül kanunu gereğince beşeriyetin fikrî ve rûhî istîdat ve kabiliyetinin inkişafından” söz edilerek  “zaman ve tekâmül” açısından bakılarak konu açılıyor!!

Mezhepler başlığında,“dinlerin bir nevi tefsiri demektir!” cümlesi ile giriş yapılıyor.

  1. Soru olan “günah” bahsi ise, 2 cümle içinde özetleniyor: “Cemiyetlerin huzurunu, asâyiş ve muvazenesini bozmaya mâtuf her hareket günahtır. Şüphe yok ki ferdî günahlar, umumun zararına yönelmiş günahlardan daha hafiftir.”
  2. Soru ölüm ve sonrası hakkında, “ölümden sonra bir hayat olduğuna inanıyorum. Zira hayat dediğimiz ebedî sır, başlamış değildir ki bitsin. O, beşer idrâkine sığmayacak bir ilahî muammadır” girişi ile başlayan ve o talebenin; çok sevdiği Büyükbabasını kaybettiği 1960 yılından beri hassasiyetle üzerinde durduğu ve onu hayatın anlamını / anlamsızlığını sorgulamaya kadar götüren “ölüm” konusunda, ilk defa karşılaştığı bilgilerle, tafsilatlı, düşündürücü ama ufuk açıcı ve hatta ikna edici bir açıklama getiriliyor.

Kalan soruların cevaplarına girmeyeceğim, ama sözü edilen bu metin hakkında bir parantez açarak devam etmek istiyorum:

Merak edenler Sâmiha Ayverdi’nin 1976 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından basılan Millî Kültür Meseleleri ve Maarif Dâvamız  kitabında ve elbette günümüz Kubbealtı Neşriyatı arasındaki yeni baskılarında bu  metnin tamamını okuyabilirler.

Özellikle de yurt dışına çıkacak gençlerimize tavsiye ediyorum, kimlik kültürümüzün esaslarını tanıma ve bilme açısından temel bir metin olduğu için faydalı olacaktır.

Adı geçen kitapta bu metne “Bir Alman’ın Sorduğu Yedi Sualin Cevabı” başlığı verildiği için, 1965’lerin talebesi, 1976 tarihli bu baskı metnini kendine gönderilen daktilo metne bağlamıyor. Sonuçta bir Alman da sormuş, cevaplar ona da gönderilmiş olabilir diye.

MEKTUPLAR-11

Ta ki 2021 senesinde Sâmiha Ayverdi – Mektuplar serisinin 11. Kitabı olan Mehmet Emiroğlu ile yazışmalar basılana kadar.

Bu kitabın 29-31. sayfalarındaki Mehmet Emiroğlu’nun Konya 24 Mayıs 1965 tarihli mektubuna Sâmiha Ayverdi’nin 2 Haziran 1965 tarihli cevabını okuyunca, o talebe nihayet, Marburg yıllarında kendisine gönderilen metni hazırlayanın adını ve ne kadar sıkışık şartlarda hazırlandığını öğrenmiş oluyor.

Metnin yayımlandığı yer konusunda açtığım parantezi kapatarak devam ediyorum:

KİTÂB-I ŞERİF

Marburg’da 1965 bahar aylarında cereyan eden bu hâdiseden sonra, 1966 Ocak ayında Talebenin adresine, babasının ithafı ve 19 Ramazan kaydı ile ciltli bir kitap postalanıyor, kitabın adı: “Kenan Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık.”

Ve paket içinde çıkan mektupta bu kitabın yazarlarından Sâmiha Ayverdi adına dikkat çekilerek kitabın okunması isteniyor… ve tabii talebe hemen babasının bu arzusunu yerine getirmeye çalışıyor.

Ancak, bu alışılmadık biyografi, tertibi ve muhtevası ile talebeyi bir hayli zorluyor, şaşırtıyor, okumaya gayret ediyor; ama 1. Kısımdaki 4 Kıymetli müellifin 4  “etüd”ü, fikir dünyası, terminolojisi, Türkçesi bakımından ilk okumada çözülecek gibi görünmüyor.

İleride tekrar ele almak üzere kitabı bir kenara bırakıyor.

Yalnız, ilk okumada talebe çok açık olarak fark ediyor ki, hafta sonlarında fırsat buldukça yöneldiği Felsefe Tarihi okumalarında anlatılan filozoflardan çok farklı bir “şahsiyet” ile tanışmıştır.

Konu da yabancı değil, dinî bir konu; ama yüksek seviyede, entelektüel bir boyutta işlenmiş… ve hatta ikinci kısımda yazarlar kısa kısa kesitlerle hocalarının hayatını ve davranışlarını  naklederek, onun fikirlerinin gündelik hayat ile bağlantısına görünür kılarlar…

Talebelerinin onu, “homo sapiens”, “mürşid-i âgah”, “mürebbi”, filozof olarak kabul etmesi -sadece bir adlandırma olmadığı muhtevadan anlaşılıyo- biyografisinden başlayarak tefekkür dünyası ile yaşayışını derin bir kavrayışla etraflıca tanıtmalarını çok düşündürücü ve heyecan verici buluyor.

ANKARA’DA

Aradan 3 sene geçiyor, memleket ve şehir değişiyor…Yıl 1969, Talebe artık Dr. Asistan olarak  Ankara’da. Ocak ayında Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin bir konferans için Ankara’yı teşrif edeceği haberi Konya’dan ulaştırılıyor; Mehmet Emiroğlu Beyefendi gibi, yakın şehirlerden gelenler oluyor, Türk Petrol’ün Kızılay’daki büyük salonunda konferanstan sonra, dinleyicilerden pek çoğu ile tanışma fırsatı doğuyor.

Konferanstan sonra Sâmiha Hanım ve dinleyiciler arasındaki talebeleri, Demirtepe’de bir evde bir araya geliyorlar, hal hatır sorulduktan sonra, soru-cevap bahsi başlıyor.

Bu buluşma Ankara’da birbirini tanıyan geniş bir muhite, dâhil olmanın ilk adım oluyor. Sorulan sorulardan çoğunluğun kadın, erkek, orta yaş üstünde, okumaya meraklı, yüksek tahsilli, bazıları akademik kadroya mensup kimseler olduğu anlaşılıyor.

İLÂHİYÂT-I KEN’AN

Bunlar arasında hemşehrisi Mustafa Fayda da var; birkaç zaman sonra öyle toplantılardan birinde bir vesile ile Mustafa Fayda soruyor, “Kitab-ı Şerifi okudun mu?” Hangi kitap kastediliyor acaba, Soramıyor, ama seziyor ki babasının gönderdiği kitaptan bahsediliyor.

“Evet biliyorum”, diyor ve cahil cesareti ile devam ediyor: “O  kitapta, 4 talebenin hocaları hakkındaki görüşleri var. Kendi telifleri var mı, onları okumak isterim…”

“Evet var, ama hepsi eski yazı, yeni baskıları yok maalesef. Mesela İlâhiyat-ı Ken’an var, Millî Kütüphanede bulursun…”

“Okuyamam…”;  “Ben okurum sen yazarsın..”  mesaisine başlıyorlar, bitiriyorlar, pelür kağıda 3 nüsha daktilo ediliyor, bir nüsha Konya’ya  gönderiliyor.

Nazım olarak kaleme alınmış bu Nutku şerif ile, yazarak ve daktilo ederek hemhâl olunca; insan, din, dünya, hayat ve din büyükleri hakkındaki bilgi ve hissiyatının, burada “hissiyatın” altını çizmek lâzım, tanzim ve tenvir edildiğini, pekiştiğini hissediyor.

Başlığından muhtevasına her bir manzûmede derece derece yükselen sevgi, saygı, bağlılık, “irfan” penceresinden şiir dili içinde âdeta terennüm edildiği için, burada rahmetli  Ergun Balcı’nın programına verdiği Gönül Telimizi Titretenler adında olduğu gibi, çok tesirli idi, hem bilgi hem de duygu açısından.

Bu unutulmaz desteği için değerli kardeşim Mustafa Fayda’ya teşekkürü borç biliyorum…

CÂMİAYI TANIMAK

Marburg ve Ankara’da, cevaplanan 7 soruluk bir metin ve iki sıra dışı kitapla Ken’an RifâÎ ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık ile İlâhiyat-ı Ken’an’ı tanıdıktan sonra sıra, edebiyatı, fikriyatı, hissiyatı ile bu yapıcı, doyurucu dünyanın güzide Büyüklerinin ve kıymetli mensuplarının, bu özel bilgi yüküyle nasıl yaşadıklarını tanımaya gelmiş olmalı ki, 1970’den itibaren İstanbul’da,  Aydın Yüksel ile birlikte Üsküdar Selimiye’de buluyorlar kendilerini.

Genç çift, kendi meslek hayatlarına ilâveten yoğun olarak Beyazıt Çarşıkapı’da yürütülen Dernek işleri ve faaliyetlerine katılma, devrin önde gelen ilim, fikir ve sanat isimlerinin konferanslarını dinleyerek cılız bilgi-kültür dağarcıklarını zenginleştirme gayreti içinde buluyorlar kendilerini.

İki yıl sonra, 1972’Ağostos ayından itibâren de Fâtih Fevzipaşa caddesi 173 numara 1. katta ikamet dönemi başlıyor.

Biz ve bizim yaş grubumuzda olan ikinci nesil, bu semtte Kenan Rifai Maarifi’nde  yetişmiş değerli Büyüklerini kendi hânelerinde, gün gün, ay ay, yıl yıl ne kadar düzenli ve verimli bir şekilde, NASIL yaşadıklarını görüyor.

Dünya görüşü ve insanlık anlayışı yolunda atmaya çalıştığımız her adımı Hocam Kenan Rıfâî‟ye borçluyumdurdiyen Sâmiha Ayverdi ve onunla aynı hissiyatta olan Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi ve Uluant ailesinden Nadide Hanım ve evlatları Sinan, Gülşah Uluant ile apartman ve temel dibi komşuyuz.

İlâveten, kendi aramızda “Konak” olarak anılan Kırtay sokaktaki Kenan Rifâî Büyükaksoy’un değerli hatırasını ihtimamla devam ettirme gayretindeki kıymetli Büyüğümüz Kâinat Büyükaksoy Hanımefendi ile de yakın komşu oluyoruz.

Aynı binanın sâkinleri arasında bulunan Muazzez Koçgündüz ve kızı Mah Hanım’ı tanıyoruz.

Mesela 1 Muharrem günü onların evinde Kendilerinin talebesi olan Hanımefendiler toplanır, Meşkûre Sargut Hanımefendi’nin, Sâmiha Hanıma dönerek müsaadenizle Efendim, diyerek başladığı sohbet dinlenir, belli bir yerden getirilen su ile oruçlar açılır ve ikram faslına geçilirdi.

Edep, irfan, bütün güzellikler öyle günlerde sanki o mekânlarda, o mânevî iklimde tecessüm etmiş gibi hissedilirdi.

Cuma günleri Kadıköy tarafında oturan Kâzım Büyükaksoy Beyefendinin Konak ziyaretini, takvimini bilemiyorum ama, aynı şekilde belli bir düzenle Konak ziyaretini ihmal etmeyen Behire Babat Hanımefendi ile Kırtay sokağın başında hep karşılaşırdık.

Biz, Fâtih’te, hepsinin adını burada sayamadığım veya başka semtlerde oturan Bütün bu birinci nesle mensup, yâni “Huzur görmüş”  Hanımefendi ve Beyefendilerin -bunlar 1900’lü 1920’liler oluyorlar- Hocalarına saygı ve bağlılıklarını, birbirlerine  muhabbetlerini, biz ikinci nesli, yani 1930/1940 doğumluları kucaklayıcı davranışlarını; duyduklarını duyurma, tanıdıklarını tanıtma  gayretlerini, dengelenmiş kişilikleri, güven veren şahsiyetleri içinde yakından tanıma fırsatı bulduk.

Onlar bize neyin yolunu açtılar?  Hayatı bütünü ile yaşamanın; kültürümüzü, dünü bugünü, ilmi, irfanı, edebiyatı, mûsıkisi, mimarisi ve coğrafyası ile tanımanın; aile-iş hayatındaki yoğunluğa rağmen,  dernek Vakıf çatısı altındaki her türlü faaliyete destek vererek, ben’den biz’e geçmenin,”Baba himmet!” imdâd nidâsına “Oğul, hizmet!” diye cevap verildiğinin, çevrelerinde yaşanabilen ahenksizlik hâllerinde, gülü dikeni ile sevebilmenin yolunu gösterdiler…

Gaye ne idi? Kıvamı bozulmuş toplum hayatını, fertlerin huzuru ve umumun âhengi üzerine yeniden doğuşa hazırlamak..

Cümlesini rahmetle anıyor, sizleri saygılarımla selamlıyorum.

*

YAYIMLAYANIN NOTU

Cenan Vakfı 2026 Ramazan Programında sunulan bu konuşma metninin sitemizde yayımlanması iznini veren Semahat Yüksel Hanımefendi’ye teşekkür ederiz. Metne sadece ara başlıklar ilâve edildi.

Prof. Dr. Semahat Yüksel Ankara Üniversitesi Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyâtı’ndan mezun oldu. Alanında Almanya’da doktora yaptı. Babası Konya’nın meşhur diş hekimlerinden ve Mehmet Emiroğlu’nun dostlarından idi. Almanya’dan mektup yazan kızının soruları için M. Emiroğlu’ndan cevap istediği; onun da bu soruları Samiha Ayverdi Hanımefendi’ye (1905-1993) yönlendirdiği anlaşılıyor.

Sâmiha Ayverdi’nin has evlâtlarından ve Konya irfan hayatının temel direklerinden olan, kâmil insan Mehmet Emiroğlu (1918-2004) hakkında bilgi için bkz. Mehmet Demirci, Gidenlerin Ardından, Nefes yayını.

Baştaki Sâmiha Ayverdi fotoğrafı, 1961’de Konya’da Mehmet Emiroğlu’nun evinde Mustafa Tahralı tarafından çekildi. Ayverdi o sırada 56 yaşındadır. Sondaki resim Mehmet Emiroğlu.