Yağız Gönüler’le Söyleşi | Mehmet Demirci
İzmir Kültür Sanat Fabrikası verimli faaliyetlere sahne olmaya devam ediyor. Türk Kültür ve Sanat Derneği’nin davetiyle gelen Yağız Gönüler, burada otantik salonlardan birinde, 10 Ocak günü “Türk İrfanında Sâmiha Ayverdi” adlı bir konuşma yaptı. Kalabalık ve ilgili bir dinleyici vardı. Dışarıdaki ısırıcı soğuğa karşı, müze salonunun iyi ısıtılmış ılık atmosferinde dinleyiciler bilgi ve duygu yüklenerek mutlu ayrıldılar. Aynı akşam otelde Yağız Gönüler ile bir söyleşi yaptım, ben sordum o cevapladı.
Mehmet Demirci (MD): -Çok kısa olarak hayat hikâyenizle başlayalım.
Yağız Gönüler (YG) : -3 Kasım 1986’da İstanbul’da, Koca Mustafa Paşa semtinde dünyaya gelmişim. Âilenin bir kısmı Bursa’da yaşamışlar. Koca Mustafa Paşa’nın çok sonradan, maalesef çok sonradan, benim hayatıma çok ciddî bir etki ettiğini düşünmeye başladım. Sadece insanlarıyla değil, içinde barındırdığı mimarisiyle, tarihî mirasıyla; İstanbul her şeyiyle değişiyor olmasına rağmen, yine de sakladığı gizli hazineleriyle bana Koca Mustafa Paşa, daima çocukluğumdan bu yana tabiri câizse ilham kaynağı oldu.
MD: -Ne zaman bu meselenin bilincine vardınız?
YG: -Maalesef ben bu bilince, -belki maalesef demek doğru mu değil mi bilmiyorum-lise bitmek üzereyken vardım.
MD: -Hangi lisede okudunuz?
YG: -Şehremini Anadolu Lisesi’nde okudum.
MD: -Şehremini Anadolu Lisesi bitene kadar muhitinizin tarihî ve kültürel değerinin, mânevî dokusunun farkında mıydınız?
SEYYİD SEYFULLAH TÜRBESİ
YG: -Kısmen farkındaydım. Fakat bir gün okuldan eve dönerken, -bu bir yaşam hikâyesidir ve benim için çok ciddî bir kırılma noktasıdır- Silivrikapı’daki evimizin çaprazında bulunan Seyyid Seyfullah Türbesi’nde durakladım. Kendi kendime dedim ki, ben bu caddeden defalarca geçtim ama bu türbenin içine hiç girmedim, hiç merak etmedim. O zaman ne tasavvuftan ne de mânevî konulardan haberim yoktu. Gayrı ihtiyari baktım, bir branda üzerinde şöyle yazıyor: “Burada Hz. Muhammed Efendimizin torunlarında Seyyid Seyfullah yatmaktadır.” Merak edip daha önce içeriye bakmamışım. İçeriye girdim, işte giriş o giriş! Meğerse o gün benim aynı zamanda bizim kültür tarihimize, tasavvuf tarihimize olan merâkımın da başlayacağı günmüş. Her şey o gün başladı.
MD: -“Seyfullah sözünde mesttir / Şeyhinden aldığı desttir”.
YG: -“Dîvanerâ kalem nîisttir / Ne söylese kanar olmaz.”
MD: -Ne coşkulu dizeler bunlar? Devam edin lütfen. Seyyid Seyfullah’ı fark ettiniz.
YG: -Fark etmemle beraber kimdir bu büyükler denen insanlar diye merak ettim. Çünkü biz çocukluğumuzdan beri mahallede top oynarken şöyle îkaz edilirdik: “Sakın büyükleri rahatsız etmeyin!” Bu îkaz karşısında bakıyoruz; hasta mı var, yaşlı mı var, bir şey mi var? Hayır, görünürde bir şey yok. O halde kim bu büyükler, yani kimi rahatsız etmemeliyiz? Sonradan bize büyüklerimiz bunu anlattı. Bizim Koca Mustafa Paşa’da, Cerrah Paşa’da, Haseki’de her sokak arasında bir “ni’melceyş” kabri var. Her sokak arasında ya “ni’melceyş” kabri var, ya da işte bir dede, baba. İşte oruç baba, o baba, bu baba, bir sürü baba. Meğerse büyükleri rahatsız etmeyin derken onlardan bahsediyorlarmış. Yani edepsiz konuşmayın, top oynarken dikkat edin, bağrışmayın. Bu bilinçle yavaş yavaş parçalar birleşmeye başlayınca dedim ki biz bir menbaın üzerinde oturuyormuşuz. Ama ben o güne kadar bundan habersizim. Hani “Ol mâhîler ki derya içredir, deryayı bilmezler” misali.
[Ara not: Peygamber Efendimiz Hadis-i şerifinde; “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; O ordu ne güzel ordudur” diye fethi müjdelemiş ve fetih ordusunu mutlu ilân etmiştir. Bu hadîs-i şerifte, “Ni’mel-emîr” (ne mutlu kumandan) ve “Ni’mel ceyş” (ne mutlu asker) ifadelerinden hareketle İstanbul fethinde bulunan askerlerin kabirlerine “ni’melceyş” denir. Sur dışında ve sur içinde bu kabirler hâlâ vardır. MD]
MD: -Lise 2-3, öyle mi?
YG: -Lise son, bitiyor artık lise.
AMCA
MD: -Âile de bu konulara ilgi var mıydı?
YG: -Hiç alâka yok, âilenin alâkası yok. Ama amcamın benim üzerimde önemli bir tesiri vardır. Kendisi sohbet ehlidir, iyi sohbet eder.
MD: -Bu nereden kaynaklanıyor sizce?
YG: -Çünkü o bir mürşit dâiresindeydi. O tasavvuf dâiresindeydi. Bu durum ondan kaynaklanıyor.
MD: -Siz bunu ne zaman fark ettiniz?
YG: -O bana ufak ufak sezdirirdi. Daha doğrusu şunu itiraf etmeliyim. Ben amcama bakarak, sözleriyle değil, amcama bakarak aslında bir Müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini de küçük detaylarıyla görürdüm. Ne görürdüm? Beni çok derinden etkilemiş ve hayâtıma böyle büyük harflerle yazılmış bir kavram: Cömertlik! Ben bunu amcamda gördüm.
MD: -Ne iş yapardı amcamız?
YG: -Amcam Türkiye’ye ilk özel uydu kanalının oluşmasına sebep olmuş kişidir. Star Televizyonu’nun verici çanağını Çamlıca’ya amcam dikmiştir. Fakat amcam dâima mutfakta kalmayı tercih etmiş. Sahneyi sevmemiş.
MD: -Lise 3’tesiniz. Seyyid Seyfullah türbesi sizi uyandırdı. Sonra nasıl devam etti?
MUSTAFA KARA
YG: -Artık kitaplara yöneldim. Aslında benim okuma serüvenim de geç başladı. Bazı yazarlar der ya, “ilkokuldan itibaren Rus Edebiyatı’nı çok okudum.” Benim hiç böyle bir hayatım olmadı. Dediğim gibi 18 yaşına kadar okuduğum kitaplar ekseri tarih ve politika kitaplarıydı. Özellikle istihbarat dünyasını çok merak ederdim, okurdum. CIA’lar, FBI’lar, MİT’ler. Birazcık, çok azcık roman okurdum. Ama işte bu Seyyid Seyfullah Hazretleri’yle beraber, kim bu hazretler sorusuyla beraber hikâyem başladı. Şimdi oraya geliyoruz. En heyecanlandığım nokta. Geçenlerde de konuştum kendisiyle. Allah ömrünü bereketlendirsin. Benim hayatımdaki kırılma ânının altında yatan isim Mustafa Kara’dır. Ben, Mustafa Kara Hocam’ın kitapları olmasaydı, onun makaleleriyle karşılaşmasaydım, Seyyid Seyfullah’ta kalabilirdim. Belki geri bile dönebilirdim.
MD: -Çok büyük bir adım atmışsınız. Lise üçtesiniz. Daha yeni Seyyid Seyfullah türbesini farketmişsiniz. Peki Mustafa Kara ile nasıl bir temas kurdunuz?
YG: -Hiçbir temas kurmadım kendisiyle. Ben artık bu konularda kitap okumalıyım diye düşündüm. Ve sahaf gezmeye başladım bol bol.
MD: -Sene kaç, bir daha hatırlayalım.
YG: -Sene kaç, işte lise son, ne olur lise son? Tahminim 2005 falan olması lazım Mustafa Kara ile tanışmamız. Sahaflar Çarşısındayım. Beyazıt Sahaflar Çarşısındayım. Kitap arıyorum, ne okuyacağımı bilmiyorum. O zaman internet bugünkü böyle dolu değil. Çok tatlı bir amca dışarı çıktı. “Evlâdım sürekli burada bir şeylere bakınıyorsun, söyle dedi, yardımcı olayım.” Dedim ki “Ben, bu hazretler var ya dedim, hazretler, onların hayatlarını merak ediyorum.” Ha dedi, tasavvuf mu dedi? Evet dedim, ama bakın ben hiçbir şey bilmiyorum. Şu an ben 39 yaşındayım. 18’i, 19’u kabul edersek tam 20 sene evvel. O amca benim elime iki tane kitap verdi. Verdiği kitaplardan bir tanesi Şemsettin Yeşil’in kitabıydı. Bir tanesi de Mustafa Kara Hoca’nın kitabıydı. Hangi kitaptı, söyleyeyim.
MD: -Tekkeler ve Zaviyeler olabilir.
YG: -Evet Tekkeler ve Zaviyeler. Ben Şemsettin Bey’in kitabına birkaç sayfa karıştırıp, bu beni aşar dedim. Bir kenara bıraktım ve Tekkeler ve Zaviyeler’i okumaya başladım. O okuyuş, bu okuyuş. 20 yıldır aralıksız okuyorum. Gözlük camlarım bir ara 14 numaraya kadar çıktı. 20 yıldır Mustafa Kara’nın talebesiyim. Ama bu diplomayla, okulla, sınıfla, üniversiteyle ilgili bir talebelik değil.
MD: -Yüz yüze ne zaman görüştünüz?
YG: -Yüz yüze birkaç sene evvel Bursa’da görüştük. Sağ olsun dâvet etmişti. Ve birinci celseyi orada yapmıştık. Kimsenin bulunmadığı, baş başa olduğumuz bir görüşme. Onun dışında imza günlerinde, söyleşilerine gitmiştim. Ama onları saymıyorum.
MD: -Bizim alanın, tasavvuf sahasının en aşklı, en şevkli, en güzel yazarlarından birisidir Mustafa Kara. Allah kalbine, kalemine kuvvet versin, benim de büyük hürmetim var kendisine. Devam edelim.
YG: -20 yıldır Mustafa Kara ile başlayan ve daha sonra tabii artık dallanıp budaklanan çok ciddî bir okumalar halkası. Bilhassa Mustafa Hoca’nın kitaplarından sonra bazı tasavvuf klasiklerini mutlaka okumam gerektiğini düşündüm. Özellikle kavramlarla aramı sıcak tutarak ne yaptım? Kuşeyri Risalesi’ni, Feridüddin Atar’ın Tezkiretül’evliya’sını, Molla Cami’nin Nefehat’ını sular seller gibi okumaya başladım. Sonra dedim ki bizim bunun yanına Dîvanları da koymamız icap eder. Ve hemen büyüklerin yazmış olduğu şiirlerle ilişki kurmaya başladım. Tabii ki Yunus’umuzda başladı bu hikâye. Hâsılı böyle başlayan bir yolculuk.
MD: -Lise bitti.
BİLGİSAYAR PROGRAMCILIĞI
YG: -Lise bitti. Bambaşka bir mesâi başladı. Bilgisayar programcılığı üzerine bir eğitim, özel bir eğitim aldım bir akademide. Ve biraz uzaklaşmaya başladım bu tasavvuf merakından maalesef. Orada şunu fark ettim. Kur’an-ı Kerim’de bize bahsedilen bazı putlar var. Ama meğerse o putlar devrilmemiş. Hayatın her an içinde var o putlar. Bilgisayar programcılığı dünyasına girdiğimde hem tasavvufla hem tarihle arama çok ciddî bir ayrılık girdi. Çünkü madde ve ekran sizden çok mesâi istiyordu. Çok ciddî bir mesâi.
MD: – O özel bir alan. Peki merâkınız var mıydı bilgisayar konusuna?
YG: -Küçükken vardı. Yine amcamın etkisi denebilir. Amcam eski bir bilgisayar programcısıydı. Ve ona çok gıpta ederdim. Bilgisayarla olan sıcak ilişkisine çok gıpta ederdim. Çok hâkimdi. Bazı müzisyenler vardır derler ki sazını yenmiş. Amcam da bilgisayarı yenmiş bir adamdı. Bilgisayar yenilir mi? Yenmiş bir adamdı. Ve tabii küçük yaşta gıpta ederdim. Ben bilgisayar programcılığı okudum. Özel sertifikalarımı aldım. Ve üç yıl boyunca bu meslekten ekmek kazandım. Üç yılın sonunda bir gün ayna karşısında tıraş olurken af buyurun “Oğlum dedim sen mutlu musun? Mutlu musun bu işi yapmaktan?” Ve cevabım “hayır” oldu. O gün çalıştığım Belediyede müdürün yanına girip ben bu işi bırakmak istiyorum dedim. Projemi de zaten bitirmiştim.
MD. -İki yıl dîvanlarla kalınca edebiyata, şiire daldınız, edebiyat tahsili yapmayı düşünmediniz mi?
YG: -Hiç düşünmedim.
MD: -Ama o sırada belki bilgisayar programcılığı da her zaman câzip bir alan, maddî bakımdan yeterli hatta iyi sayılır.
YAZARLIĞA HAZIRLIK
YG: -Çok yeterli bir şeydir. Ben o gün kendi kendime dedim ki; ben bu meslekle değil de yazarlıkla artık geçinebilir miyim geçinemez miyim, diye sordum. Ama fazla düşünmeden, ben ömrüm boyunca yazmak istiyorum, diye karar verdim. Bir de sanırım genetik de var. Benim babam gazeteci. Beni küçük yaşlarımdan itibaren bir şeye çok alıştırdı. Meselâ not almak. Ben korkunç derecede not alan bir çocuktum. Hem babamla iletişim noktasında, hem de hayata dair tespitler. Bu bir futbol maçı izlemek de olabilir, gazetede gördüğüm enteresan bir haber de olabilir. Sokakta gördüğüm bir manzara. Bunları not ederdim. Diğer tarafta babam akşam eve gelirdi. Bazen neşesi keyfi yerinde olduğunda benim önüme bir A4 kâğıdı koyardı. Hadi bakalım yaz derdi. Bir gazetenin ilk sayfasını yaptırırdı.
MD: -Babanız ne iş yapardı?
YG: -Gazeteci. Çok üst düzey gazeteciydi. Babam yazı işleri müdürleri dendiği vakit akla gelen çok önemli isimlerden biriydi.
MD: -Hangi gazetelerde çalıştı?
METİN YAZARLIĞI
YG: -Birçok gazetede hizmet verdi. En son Takvim gazetesinde zirve yapıp daha sonra emekli oldu şekerinden dolayı. Benim gördüğüm en şaşalı, en bereketli dönemi Takvim gazetesinde çalıştığı dönemdir. Takvim gazetesinin logosunu bile babam elleriyle çizmiştir. Şu anki Takvim’den bahsetmediğimin de altını çiziyorum. Bu dediğim yaş, 8 yaş, 9 yaş. Bir gazetenin ilk sayfasını çizmek, manşet atmak, manşetin altını doldurmak son derece önemli bir iş. Ama bunlarla işte arama bir şey girmiş. Devam ettirmemişim.
Demin bahsettiğim şekilde ben bilgisayar programcılığını bıraktım. Metin yazarı olmaya karar verdim. Şunu da hep ifâde ederim, rahat söyleyeceğim. Ben bilgisayar programcısı iken diyelim ki 3 birim maaş alıyordum. İlk metin yazarlığı tecrübeme Beyoğlu’nda bir reklam ajansında başladım, aldığım maaş 0,8 birimdi. Âilem bile sen kafayı mı yedin? Hani yazılımcılık bırakılır mı, bilgisayar programcılığı? diye ikaz ettilerse de ben mutluluğumu ve iç cennetimi tercih ettim. Ben iç bahçemi tercih ettim. Evet programcılıkla çok zengin olabilirdim, iyi paralar kazanabilirdim. Muhtemel. Ama mutlu olur muydum? Günümün 16 saatinde ekrana bakıp kod yazarak mutlu olur muydum? Ayrıca, en önemlisi bu Hazretleri tanır mıydım?
Ve o ufak ufak iş ilerledi, sonra biz de tabii o reklam ajansı, bu reklam ajansı derken rüşdümüzü ispat etmeye başlayınca biraz daha iyi bir maişet temin etmeye başlayınca ki bu asla yazılımcılığa yaklaşmadı; ama onu da Cenab-ı Allah takdir etti ve o gün bugündür 2009 yılından beri ben metin yazarlığı yapıyorum.
MD: -Ne demek metin yazarlığı?
YG: -Metin yazarlığı dışarıdan görüldüğü gibi değil. Bu konuda sadece edebiyatçılıkla bağlantı kuruluyor ama çok büyük hata. Ben bugüne kadar 200’den fazla markaya metin yazdım. Marka deyince ne anlaşılır? Çocuk bezi de olabilir, çikolata markası da olabilir tamam mı? Çay markası. Otomobil lastiği olur, akü olur, mobilya firması olur. Bütün bunlara reklam metinleri ürettim. Şimdi içerik deniyor buna. Bunun eskiden adı reklam yazarlığıymış, 1980’lerde. 90’lardan sonra bu isim değişiyor, metin yazarlığı oluyor. Neden? Çünkü bir tarafı geleneksel mecrâ, bir tarafı da dijital mecrâ olunca adı bunun metin yazarı veya içerik geliştiricisi olarak değişti. Bu alanda 360 derece çalışılır. Siz bir radyo reklamı da yazabilirsiniz, televizyon reklamı da yazabilirsiniz, gazete reklamı yazabilirsiniz. Epey geniş bir alan.
TÜRKÇENİN SIRLARI
MD: -Tabii önce dil yani güzel ve doğru Türkçe bilgisi ister. Kısa, öz, ortalama halkın bir okuyuşta, bir duyuşta anlayacağı bir lisan ister sanırım.
TG: -Bu alana kendimi verince dedim ki kendi kendime: Benim dilimin bütün kıyısını, köşesini öğrenmem lazım. Öyle bir öğrenmeliyim ki, yazdığım metin çok lezzetli olsun. Bunun için kendimi sürekli geliştirmem lazım. Nihad Sâmi Banarlı’nın Türkçe’nin Sırları kitabıyla tanışmam o yıllara denk gelir. Maalesef bugün herhangi bir reklam yazarının bu kitapla karşılaştığını pek düşünmüyorum. O kitabı da okuduktan sonra Ayverdi âilesiyle tanışmam da başladı.
MD: -Sene kaç, hatırlar mısınız?
YG: -2010 senesi.
MD: -Yani Nihad Sâmi Banarlı’nın Türkçenin Sırları kitabı ile tanıştınız. O eserin yayınevi dolayısıyla da Sâmiha Ayverdi’yi keşfettiniz.
YG: -Aynen öyle oldu. Çünkü bende insan hayatını merak etme diye bir olay var. Banarlı kimdir? Ben hemen bunun peşine düşerim. Yani kitabı güzeldir deyip geçmem. Nihad Sâmi Banarlı kimdir?
MD: -Banarlı Hoca’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı muhteşem eserini de bulup aldınız tabii?
YG: -Buldum. Araştırdım. İsimler, isimler, isimler cemiyet, Akademi bir sürü sorular… Onu merak et, bunu merak et derken bir er kişiyle tanışmak nasip oldu ki o da Sâmiha (Ayverdi) Anne.
MD: -Siz çok şanslıymışsınız.
YG: -Elhamdülillâh.
MD: -Türkçe’nin çilesini çeken, onu en iyi kullanan, bunun için yanıp yıkılan bir kimseye yolunuz düşmüş. Bunu da dilimizin, Türkçe’nin güzelliğine kerametine atfediyorum bu durumu. Evet, devam edin lütfen.
YG: -Sonra yeniden bir zihin akışıyla Koca Mustafa Paşa’ya dönüyorum. (Artık şimdi Koca Mustafa Paşa’da yaşamıyoruz biz. Sarıyer’de Ayaz Ağa Mahallesi’nde yaşıyoruz.) Şu an anlattığım yıllarda. Çalışma hayatı vesaire. Ama zihnim Koca Mustafa Paşa’ya dönüyor. Sanki bazı eksiklikler var halletmem gereken.
ŞİİR MİMARİ MUSİKİ
MD: -Peki, araya gireyim Yahya Kemal’in “Kocamustapaşa” şiirini ne zaman fark ettiniz?
YG: İşte tam oraya geliyordum, sorunuz çok güzel oldu. Dedim ki benim eksik parçam var, tamam tasavvuf tarihini güzel okuyoruz, hep okuyacağız, belli bir şey ama bunun yanına, yöresine bir şeyler eklemek gerekiyor. Nedir onlar? Meğerse onlar, bir şiirmiş, iki musikiymiş, üç mimariymiş.
MD: -Üç sacayağı.
YG: -Üç sacayağı. Şiir, zirveye yazdık Yahya Kemal Beyatlı. Mimariyi, zirveye yazdık Ekrem Hakkı Ayverdi. Ama altını da doldurduk. Turgut Cansever’ler.
MD: -Ayın Yüksel ile tanıştın değil mi?
YG: -Tabii tanıştım. Hepsini altını doldurduk. Sacayağının üçüncüsü, musiki. Buraya bir isim yazmam hiç doğru olmaz ama bunun için babama şükretmeliyim. Dua etmeliyim. Çünkü bizim evimizde Türk sanat müziğinden başka müzik pek çalmazdı.
MD: -Müziğe kabiliyetiniz ne kadar?
YG: -Efendim, ben yaklaşık sekiz yıl klarnet çaldım. Notaya çok hakim olduğumu söyleyemem. Çünkü hocam bana “absolüt kulak” olduğumu, duyduğum her şeyi rahatlıkla çalabileceğimi söylemişti. Hakîkaten öyle oldu. Ve ben klarnet çalarken hoca tabii ki nota kâğıdını önüme koyardı ama ben derdim ki hocam bana bir kere meşk ettir bunu. Meselâ Kemençeci Nikolaki’nin Buselik Peşrevi, tamam mı? Onu bir meşk ederdi. Bana bir kere çalardı. Müsaade et hocam derdim. Ben çalardım.
MD: -Böylece müzik, mimari… Şiir de yanına geldi. Bu dünyaya girdiniz. Devam edelim.
YG: -Devam ettik ve şiire müthiş bir merak başladı. Yavaş yavaş kalem oynatmaya başladım. Hem de ilk yayınım, yani bir dergiye sunulmuş ilk metnim şiir üzerine oldu. Dergah dergisi. Böylece şiir yazmaya başladım.
MD: -Vezinli kafiyeli mi? Serbest mi?
YG: -Lirik şiiri benimsedim ben. Çünkü Yahya Kemal’i okursanız başka bir şey olmayacak. Kafiyeyi benimsedim. Ondan sonra… Birazcık öğrendim ve başladım şiir yazmaya. Dergilere göndermeye. Dergah dergisi bastı şiirimi. Mustafa Kutlu Hoca epey şiirimi bastı. Daha sonra İbrahim Tenekeci İtibar dergisinde da epey şiirimi bastı.
MD: -Şiir kitabı çıkardınız mı?
YG: -Üç şiir kitabım çıktı. Fakat ondan sonra dedim ki, iyi güzel, şiiri çok seviyoruz. Hâlâ okuyoruz da. Esas hikâye hikmetli söz söylemekse -çünkü şiir hikmetli sözse- dedim ki hikmete ermeden kalem oynatmanın gereği yok. Tamam. Yazdık, ettik. Üç tane de kitap çıktı sevabıyla, günahıyla. Ama şiire bu kadar.
MD: -Zaman zaman yazmıyor muyum?
YG: -Tabii ki arada bir yazıyorum. Bazen hattâ gönderiyorum. Yine yayınlanıyor. Ama Cenab-ı Allah bir gün ilham eder de şöyle hikmetli insan olursak o zaman artık şiir yazarım diye, bu konuda bir kenara çekildim. Hikmete ulaşmadan hikmetli söz söylemenin de sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Olmaz. Edebe mugayir diye düşünürüm. Başladım ben başka bir dünyaya girmeye. Şimdi Nihad Sâmi Banarlı’nın yanına kimler geliyor? Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Mehmet Kaplan, Orhan Okay, Süheyl Ünver. Bunlar Beşi Bir Yerde. Bunları koyduktan sonra dedim ki ben kurguya mesâi harcayamam. Yani roman, hikâye, öykü. Kendimde bu kabiliyet hiç görmüyorum. Hiç de kalem oynatmadım. Okurum. Çok severim. Romanı, hikâyeyi. Ama kendime şöyle bir hedef koydum. Dedim ki denemeye mesâi harca ve iyi bir denemeci ol. Olmaya çalış. En azından desinler ki yazdı, etti de iyi bir denemeci. Ne hikmetse işte biz bugün bu söyleşiyi yapıyoruz. Bir hafta önce Türkiye Yazarlar Birliği benim son çıkan deneme kitabıma (Efsunlu Güzellikler) ödül verdiler. Demek ki dedim Allah razı olsun. Demek ki dedim bir mesai harcamışız. Görülmüş. Allah razı olsun. Yoksa ödülle bir ilgim yoktu.
MD: -Ki Yazarlar Birliği de bu konuda geçmişi olan, Türkiye’de ağırlığı olan bir kurum.
YG: -Şimdiye kadar üç şiir kitabı ve ona yakın deneme, inceleme kitabıyla huzurlarınızdayım.
SÂMİHA AYVERDİ
MD: -Peki Sâmiha Ayverdi’de ne buldunuz?
YG: -Sâmiha Ayverdi’de ahde vefayı buldum ben. Ahde vefa. Bizde vefa biraz yanlış anlatılıyormuş. Biraz da onu gördüm. Şimdi bize okullarda hep dünyanın nasıl yaratıldığı üzerinde duruldu, bu öğretildi. Yok o gezegen patladı. Öbür yıldız oradan kaydı. Güneş şöyle oldu. Ay şöyle oldu. Dünyanın neden, nasıl olduğu üzerine. Fakat kimse dünyanın neden olduğunu konuşmadı. Neden dünya yaratıldı sorusunu bize öğretmedi. Dünyaya neden geldik sorusunu hiç kimse bize sormadı. Daha çok biyolojik veyahut da fizikle, kimyayla belki açıklanabilir metotlar üzerinde duruldu. Ben Sâmiha Ayverdi’nin hem romanlarında, hem anılarında, hatıralarında ve bilhassa mektuplarında.. Burada işte insanın hangi vazîfeyi taşıdığını, o vazîfeyi neden dağların kabul etmediğini ve insanın yüklendiğini anladım. Hâşâ anladım diyemem. Anlamaya çalışıyorum hâlâ. Ama Sâmiha Ayverdi’de bunu buldum. Bulduğum içinde eteğinden hiçbir zaman uzaklaşmadım. Bana göre hazîne Mektuplar’da yatıyor bu arada.
Öyle yılda bir kere dönmem. İki ayda bir mutlaka dönerim ben Sâmiha Ayverdi’ye. İki ay alanım neyse, işim, meşgalem neyse uğraşırım. İki ayın sonuna mutlaka bir Sâmiha Ayverdi kitabına geri dönerim. Neden? Dili korumak için. 1993’te vefat ettiğine göre görüşmem olmadı maalesef. Zaten önemli olan fikriyle, eseriyle karşılaştık.
MD: -Biliyorsunuz Sâmiha Ayverdi romanla başladı. Evet, bir grup romanları var. Ondan sonra fikri eserleri var. Hâtıraları var. En sonda Mektupları çıktı. Şöyle sorsam: Sâmiha Ayverdi’nin romancılığını, Türk romancılığında nereye koyarsınız?
YG: -Üzerinde çok durulması gereken ama durulmayan bir yere koyarım. Çünkü bizde beşeri aşk maşallah o kadar anlatıldı ki. Evet aşk, romanlarımızda çok anlatıldı, çok yazıldı ve daha da yazılacak. Buna itirazımız yok. Allah insana insandan tecelli eder ve sevgide muhakkak bu tecelli ilişkisi en önemli faktör. Ama bu sevginin bir araç olduğunu, bir merdiven olduğunu, esas sevilmesi gerekenin kim olduğunu, bize Sâmiha Ayverdi’nin romanları gösteriyor. Yaşayan Ölü’de, İnsan ve Şeytan’da, Batmayan Gün’de, hep gördüğümüz tablo bir insanın bir insana olan sevgisiyle aslında kalbindeki o yüce sevme potansiyelini açabilmesi, yani en ulvî olanı, bir olanı, biricik olanı sevebilmeye yaklaştırması ve yaklaşması, bunu anlatması sebebiyle Sâmiha Ayverdi’nin romanlarını günümüzde de dönülmesi gereken ama dönülemeyen bir hakîkat olarak görüyorum. Bunun şaşılası buluyorum. Bizden iyi romancılar çıkmadı mı? Çıkmaz olur mu? Yani bu topraklarda bir sürü iyi romancımız var, ama mutasavvıf kimliği olmasına rağmen Sâmiha Ayverdi’nin yazdığı gibi romanları yazmış bir romancımız olmadı. İnsanla insan arasındaki ilişkiyi Hakk’a götüren bir romancılık anlayışı olmadı. O yüzden Sâmiha Ayverdi bizim âcil toplanma yerlerimizden biridir. Biridir diyorum çünkü bizim “âcil toplanma yerlerimiz” var, Elhamdülillâh. Meselâ Yahya Kemal de bizim âcil toplanma yerimizdir. Şiir nedir? Ama bu arada Yahya Kemal’i sadece bir şâir olarak anlatılmasına da ben âcizâne itiraz ediyorum. Çünkü Süheyl Ünver Bey der ki Yahya Kemal bir tarih filozofudur. Demek ki Yahya Kemal’in tarihçi tarafı da vardır.
MD: Ben Yahya Kemal’e “mütefekkir şâir” derim.
YG: -Evet, onun tefekkür tarafı da var. Ama biz gençlere böyle öğretilmedi. Yahya Kemal bir şâir denilip geçilmemeli. Bir toplanma alanımız da Yahya Kemal’dir. Bir toplanma alanımız Süheyl Ünver’dir. Bir toplanma alanımız mutlaka Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Toplanma alanlarımız çok. Bekir Sıtkı Sezgin de bizim toplanma alanımızdır. Yani böyle çok değerlerimiz var.
MD: – Sâmiha Ayverdi’nin romancılığı, tefekkür insanı olması, İmparatorluğun son dönemini; sanatı, kültürü ve her yönüyle sonraki nesillere aktarması bakımından mühim bir hizmet görmüş, önemli hizmeti var. Ama Türk kamuoyunda, Türk fikir hayatında, Türk edebiyatında buna lâyık yer edinebildiğinden ben şüpheliyim. Bunu niye bağlarsınız?
YG: Ayverdi’nin O da Bana Kalsın kitabında birçok röportajı var. Anketlere katılmış Sâmiha Ayverdi. Fakat dikkatimi şu çekti. Hiçbir zaman ön plana çıkmayı kabul etmemiş. Hattâ bu sebeple kitaplarını neşreden Garbis Efendi ile de zaman zaman tatlı tatlı takışırlarmış. Çünkü Garbis Efendi her bulduğunu getirirmiş ona. Ve akabinde senin bu kadar arka planda kalman doğru değil. Çünkü kimler kimler geliyor sana, seni övüyorlar, takdir ediyorlar. Ve bunlar er kişiler. Bunlardan biri Nihal Atsız. Necip Fazılı var. Efendim Yaman Dede var. Yani kimler kimler gitmiş. Ama Sâmiha Anne bir mektubunda şöyle diyor. “Biliyorsunuz ömrüm hayatım boyunca yazdım. Fakat bu yazdıklarımdan bir kuruş bile benim boğazımdan geçmedi. Ve ben yazmayı tıpkı cedlerimizin Îlâ-yı Kelimetullah prensibi gibi gördüm. Mürşidimden ne öğrendiysem, mürşidim bana ne emrettiyse ben de kalemle onu okura göstermenin niyetindeydim. Hal böyleyken de benim bunları ‘ben yazdım, ben yaptım, ben başardım’ gibi sözlerle ön plana çıkmam hiç doğru olmazdı” diyerek kendini gerçekten şaşırtıcı bir şekilde geride durmuş.
MD: -Ama şu da var; sebeplerden birisi o olabilir. Fakat yazarlar içinde başka çeşitli sebeplerde mütevâzı, mahviyet sahibi kimseler de var muhakkak. Yazarın tavrının böyle olması, benim anlatmak istediğim sonuçta birinci derecede etkili sayılmaz diye düşünüyorum. Ortada eserler var. Okunuyor, ediyor. Ama bir de edebiyat ve fikir piyasası var. Kitaplardan piyasada haberdar olunmalı. Bunun için tanıtım ve ilgi gerek. Bırakın tanıtmayı Ayverdi’nin eserleri için karartma uygulandı bile denebilir.
SÂMİHA AYVERDİ’Yİ TANITMAK
YG: -Sizler daha iyi bilirsiniz, Ahmet Hamdi Tanpınar hayatındayken hatta bırakın hayatını vefat ettikten sonra bile okunan biri değildi. Evet. Cağaloğlu’ndaki o meşhur yokuşlarda, yayıncı ve diğer gazete yokuşlarında kaldırımların üstündeydi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kitapları. Yok pahasına satılmak üzere. Kim harekete geçirdi? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kitapları, kütüphanelere nasıl yeniden konuldu? Mehmet Kaplan sayesinde. Mehmet Kaplan hocası vefat ettikten sonra bir vazîfe gibi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üzerine sayısız yazı yazdı. Şimdi nereye geleceğim? Sâmiha Ayverdi’yi seven, muhibbi olduğunu düşünen, yolundan gittiğini söyleyen herkesin üzerine Sâmiha Ayverdi’nin kitapları üzerine konuşmak vazîfedir. Bu benim fikrim. Sâmiha Ayverdi’nin kitaplarının, hâlâ evet katılıyorum size, okunmayışının, üzerinde durulmayışının, tetkik edilmeyişinin sebebini tamâmen bu olarak görüyorum. Yolundan gidenlerin bu kitapları yeterince tanıtamaması, bunu reklam babında söylemiyorum, anlatmaması ve bilhassa da genç kuşakla bir araya getirmemesi. Bunu ben kendime dert edindim. Bu, yani benim üstüme vazîfe değil. Hiç de değil. Ben bunu kendime dert edindiğim için 2 yıl, 3 yıldır pandemiden beri her yıl mutlaka Sâmiha Ayverdi okuma grupları yapıyorum. 4-5 kitabını tahlil ediyorum, anlatıyorum ve bir bakıyorum ki 50-55 bazen 60 yaşında insanlar bana şu acı cümleyi kuruyorlar: “Yağız Bey, biz bugüne kadar Sâmiha Ayverdi diye birini duymadık ki!” Bakın bu çok acı bir şeydir. Ve bunu sadece Maarifle ilişkilendirmek hiç doğru değil. Maarif zaten çok büyük hata yapıyor.
MD: -Yağız Bey çok haklısınız. Ama meselâ edebiyat alanında kanon diye şey var. Seküler, sol cenah 1950’lerden sonra 70’lere 80’lere kadar Sâmiha Ayverdi gibilere karartma uygulamış diye bir fikir var bende. Buna katılır mısınız?
YG: -Çok rejim değiştirdik. Rejim içi rejim. Cumhuriyet tarihinde de biz aslında çok rejim değiştirdik. Soldan sağa, sağdan sola. Şimdi Tanpınar “Sükut suikastine kurban gittim ben” diyor. Benzer şey Sâmiha Ayverdi, benzer şey Abdülhak Şinasi Hisar içinde geçerli. Hâlâ da geçerli bu durum. Şimdi ben de size bir kendi komplo teorimi söyleyeyim. Çünkü iyi oldu bu soru. Bunu hiç yazamadım da deli demesinler diye. Bu saydığımız insanlar Türkçenin nâmusuna, haysiyetine çok dikkat ederdi. Ve hep anlattıkları şey şuydu: Biz bir dil inkilâbı yaşadık. Ve bu dil inkilâbı bizi mahvetti. Ve bu insanlar hep bunu söylediler. Bir taraftan da muhteşem bir Türkçeyle kitaplarını yazmaya çalıştılar. Bugün Abdülhak Şinasi Hisar’ın Türkçesi kimde, kaç kişide var. Hâliyle acaba dedim kendi kendime. Bu inkilâbı olumlu karşılamayan bir taraftan da Türkçeyi eski formuyla, eski biçimiyle, âhengiyle, ritmiyle yazmaya çalışan bu insanlar acaba bilerek mi görmezden gelindi? Bilerek mi karatmaya mâruz kaldıar? Bunlar eskici, bunlar eski dilci, nostaljik, romantik vs. gibi laflarla bir kenara mı atıldı? Hattâ derler ki Peyami Safa bile kıl payı kurtuldu bu durumdan derler. Bunu fark etmiş bir adam bu arada. Peyami Safa bunu fark ettiği için her ne kadar ben üslupçu bir yazarım dese de onda bir Tanpınar üslûbu yakalayamayız. Onda bir Yahya Kemal Üslûbu yakalayamayız. Peyami Safa olayları iyi sezmiş bir adam. O dil inkilâbına her ne kadar taarruz ettiği yazıları da olsa ben hepsini okudum; taarruz ettiği yazıları da olsa biraz da okurla buluşmayı sevdiği için daha toleranslı davranmış. Çünkü geçimini sağlayacak başka bir imkânı yok. Sadece yazarak, kalemiyle geçiniyor. O yüzden üslup noktasında bir Abdülhak Şinasi, bir Ayverdi, bir Yahya Kemal gibi üslup benimsememiştir. Biraz daha yaklaşmıştır moderne diyelim, onun adı modernse, yeniçağın Türkçesine. Aşağı yukarı aynı fikirdeyim sizinle yani.
MD: -Sâmiha Ayverdi’nin romanlarındaki temel fikir tevhid, ilâhî aşk dediniz. Türkiye’deki tasavvuf kültürü açısından Sâmiha Ayverdi’ye bir yer belirlemeye çalışsanız onu nereye koyarsınız? Tasavvuf kültürünün nesilden nesile aktarılmasında, devam etmesindeki rolü nedir?
YG:-Üzülerek söylemem gerekir ki artık bu iş gerçekten merak edenlerin insafına kalmıştır. Çünkü tâ zâten Kuşeyrî (vefatı, 1072) bile Risâle’sinde Tasavvuf için diyor ya: “Bu işin eskiden adı yoktu hakîkati vardı. Şimdi hakîkati kalmadı ama adı kaldı.” Kelâbâzî’nin (vefatı, 990) Taarruf’unda da geçer bu cümle. Şimdi de maalesef bu yolun sürdürülmesi noktasında açık konuşmam gerekirse ki, bunu birkaç söyleşide de dile getirdim, belki haddi aştım ama gençlere el verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu iş illâ kürsülerde veyahut da profesörlük unvanıyla sürdürülecek bir iş değil. Tabii ki bu işler gönül işidir. Sâmiha Ayverdi okulda mı okudu? Sâmiha Ayverdi de bir otodidaktı. Kendini yetiştirdi. Hal böyleyken gizli kapalı kurumlara ve cemiyetlere değil tam aksine açık, gençlerle buluşan, gençlerin çekinmeden gidebilecekleri enstitülere ihtiyaç var. Gençler artık çekiniyorlar. Çok çekiniyorlar. Bu kadar aramalarına rağmen çekiniyorlar.
MEKTUPLAR
MD: -Peki. Son sorum şöyle olsun; siz benim de zaman zaman dile getirdiğim bir konuya temas ettiniz. Kamuoyunda fazla yaygınlaşmadı. Yeterince etki uyandırıp uyandırmadığını bilemiyorum. 17 cilt halinde Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları ve onlara gelen cevaplar yayımlandı. En az öteki eserleri kadar önem taşıyor. İlk Mektuplar çıktığı zaman ben o zaman Semazen.net adlı internet sitesinde “Mektupla İrşad “diye iki yazı yazmıştım. Siz bu mektupları nasıl buluyorsunuz? Bunları önemsediğinizi gördüm.
YG: -Son sorunun böyle olması muhteşem oldu. Şimdi biz büyüklerin kitaplarını okurken meselâ mektuplaşmalara çok hayranız değil mi? Meselâ Mehmet Nasûhî Halvetî Hazretleri’nin seyrü süluk mektupları var. Mevlânâ Hâlid Bağdâdî binlerce dervişiyle mektuplaşmış. Mektupla irşad etmiş. Sâmiha Ayverdi’nin bir sürü isimle mektuplaşmaları var. Ben bunlardan sadece bir kitaba dikkat çekeceğim ki bu kitap iki cilttir. Sâmiha Ayverdi’nin Vehbi Güneri Beyefendi ile olan mektuplaşmalarının bir örneği daha varsa bu memlekette çıkarsınlar okuyalım. Ve lütfen bilhassa genç arkadaşlar bu mektuplaşmanın nasıl başladığına, Vehbi Güneri Beyefendi’nin hayat hikâyesine bir baksınlar, ama bir şeye daha baksınlar: Vehbi Güneri’nin Sâmiha Anne’ye mektup yazması hem de acaba cevap alır mıyım diye de bir umutsuzluğun içinde mektup yazması ve bir cevapla beraber başlayan devâsâ bir irşad yolculuğu. Yani ben örneğini yakalayamadım. İnşallah vardır bizi haberdar ederler. Okunmuyor işte Mehmet amcacığım problem bu, okunmuyor. Sanki böyle sâdece belirli zümreler okuması lâzımmış gibi bir şey var. Yani Vehbi Güneri ile mektuplaşmalar sâdece Sâmiha Anne’nin bir seyrü sülûk mektuplaşmasıdır. Bir annenin bir evlâdına ancak bu kadar şefkati merhameti ve ilgisi olabilir. Hiç tanımadığınız birine yazıyorsunuz. Evet. Yani müthiş bir şey. Böyle bitirelim inşallah.
MD: -Teşekkür ediyorum.
YG: -Ben teşekkür ederim, estağfirullah.





Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.