Neyzen Halil Baziki İle Söyleşi – Mehmet Demirci
27 Aralık 2025 tarihinde, Türk Kültür ve Sanat Derneği’nde (İzmir) Neyzen Halil Baziki ile bir söyleşi yaptım. Halil Bey İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’ndan emekli. Kendisi ile hayatı ve sanatı hakkında konuştuk. Anlattıklarını ben şöyle toparladım:
Halil Baziki 1950 Urfa doğumlu. 1967 yılında Erkek Sanat Enstitüsü’nü bitirdi. Bu okullar lise dengi bir eğitim kurumu olup, 1973’te Endüstri Meslek Lisesi adını aldı. Halil Baziki Yüksek tahsiline İstanbul’da devam etti. 1967’de Yıldız Teknik Üniversitesine bağlı Vatan Mühendislik Yüksek Okulu’na kaydoldu ve beş yıllık bu okulu İnşaat mühendisi olarak bitirdi. 1975’te mezun buradan mezun oldu.
Mûsikîye meraklıydı, öğrenciliği sırasında İstanbul Belediye Konservatuvarına devam etti. Bu konservatuvar 1917’de açılan Darülelhan’ın devamı olarak 1927’de yeni ismiyle öğretime devam etti ve 1986’da İstanbul Üniversitesi bünyesine alındı. Belediye Konservatuvarında o dönemlerin hemen hemen bütün değerli mûsikî sanatçıları, radyoda çalışan mûsikîşinaslar ders verirdi
Halil Hoca’ya mûsikî merakının nereden geldiğini sordum, cevap:
-Urfa müzikle iç içe olan bir şehir. Çevremizde hep müzikle ilgilenenler vardı. Bende de yaradılıştan gelen bir ilgi mevcut olmalı ki, ortaokuldayken kaval çalmaya başladım, bildiğimiz basit kaval.
Mehmet Demirci (MD): Âilenizden biraz bahsedelim, âile içinde bir enstrüman çalan, mûsikî ile meşgul olan var mıydı?
Halil Baziki (HB): Hayır, hayır! Babam biraz muhafazakâr bir yapıya sahipti. Bir miktar arazimiz vardı onları ekip biçerdi. Aynı zamanda ticâretle meşguldü. Becerikli bir adamdı, her çeşit tarım ürünleri ticâretini yapardı.
MD. -Ekonomik olarak orta veya ortanın üstünde miydiniz?
HB: -Ortanın üstündeydik, durumumuz iyiydi. Evet, iyiydik, oldukça iyiydik. Bizim mensup olduğumuz âile de bir aşiret âilesi. Babam da bir müddet aşiretin başkanı oldu.
MD. – Bu Baziki aşireti mi?
HB. Evet Baziki aşireti.
MD. Bu aşiret Urfa’nın civarında mı, nerede?
HB. -Urfa’nın içinde merkezdedir. Ve Urfa’nın nüfus olarak aşağı yukarı en büyük aşiretlerinden biridir. Bozova esas merkezi. Bozova merkezlidir. Yani Bozova kazasında. Hatta biliyorsunuz bir Güneydoğu Projesi yapıldı, GAP. Onun başlangıçtaki ismi Baziki projesiydi. Bizim âilenin olduğu yerin ismi de Baziki.
MD. – Kaç kardeştiniz?
HB. – Biz altı kardeşiz. Babamlar da altı kardeşmiş. Aynı bizim gibi. Biz dört erkek, iki kızız. Onlar da dört erkek, iki kızmış.
MD. Yüksek İslam Enstitüsü’nde Baziki soyadlı bir öğrencimiz vardı, gayretli temiz karakterli, güler yüzlü bir gençti, adını unuttum.
HB. Hayati. Hayati, benim amcazâdem, amca çocuğuyuz. Şimdi hala Urfa’da onlar. İmam Hatip’te öğretmenlik yaptı. Bir ara lise müdürü oldu. Daha sonra Urfa İlâhiyat’ta da ders verdi. Şimdi de emekli oldu.
MD. –Dönelim mûsikî konusuna, siz önce kavalla başladınız. Kendi kendinize değil mi?
HB. -Evet, böyle dilli kaval. Merak işte. Kendi kendime bir şeyler öğrenmek için.
MD. -Babanız muhâlefet etmedi mi?
HB. –İstemedi, muhâlefet etti. Sâdece babam değil, bütün Urfa’daki büyükler çocuklarının böyle müzikle falan ilgilenmesini istemezlerdi. Çocuğun eğitimine engel olur düşüncesiyle böyle davranırlardı.
MD. -Ama Urfa’da epey meşhur mûsikîşinaslar var, halk sanatçıları çok. Ben halkın da sempatiyle baktığını sanırdım.
HB. -Öyle olmasına rağmen, okumaya, tahsile mâni olur diye hep karşı çıkarlardı. Yani Urfa’nın böyle büyük yerleşik âileleri kendilerinden müzikle ilgilenen olsun istemezlerdi nedense. Bizim büyüklerimizin bir düşüncesi var; siz okuyun, mühendis olun, mimar olun, okumuş olun. Bizim için o önemli olan bu, derlerdi. Hep onu teşvik ettiler bize.
MD. -Şimdi dönelim İstanbul’a. Hem mühendislik okudunuz hem de Belediyeye bağlı konservatuara devam ettiniz. Ne seviyeye geldiniz o sırada? Ney üflüyor muydunuz o zaman?
NEY İLE TANIŞMA
HB. –Aslında ney üflemeye başlamam da Urfa’da, işte dedim ya ben kavalla başladım. Bizim bir evimiz vardı. Böyle yeni tarz yapılan apartman tarzı. Oranın dâireleri vardı. Birinde biz oturuyorduk. Diğerlerini de babam kiraya veriyordu. Bu kiracılardan biri tesadüfen bir hukukçu, yedek subay. Ben lise ikinci sınıftaydım. Ben o dönemde bazı parçaları radyodan dinlemeye çalışıyorum. Arada bir aşağıdan kiracımızdan bir takım sesler geliyor. Açıyorum radyoyu o parçalar yok. İsmi de Atilla Ülkü. Allah rahmet etsin vefat etti. Bir gün dedim ki “Atilla abi sizden müzik sesleri geliyor ama ben radyoda orayı bulamıyorum.” Dedi ki “Yok onu biz çalıyoruz.” Hem eşi hem kendisi İleri Türk Mûsikîsi’nde öğrenmişler. Hem Üsküdar Emin Ongan’da hem İleri Türk Mûsikîsinde eğitim almışlar. Kendisi neyzen hanımı da kanun çalıyor. İkisi de konservatuvarlı olunca işte evde demek çalışma yapıyorlar. Ben de radyoda çalıyorlar zannediyorum. Orayı bulamıyorum. Sonra dedi ki “Sen de kaval çalıyorsun, duyuyorum, ses geliyor. İstersen sana ney öğreteyim.” Bu benim arayıp da bulamadığım bir şey. “Nota da öğreteyim dedi sana” dedi. O babamdan izin aldı. Dedi “Ya bu gencin kabiliyeti var. Ben dedi buna şu neyi öğreteyim.” Babam da yarı isteksiz razı oldu. Hemen bir Mansur Ney verdi o zaman bana.
MD.-Mansur, okkalı bir ney türü.
HB. –Evet, Eyvallah. Böylece Atilla Beyle neye başladık.
MD. Ne kadar sürede ses çıkardınız?
HB.- Aşağı yukarı 3 ay filan sürdü. Yani istediğimiz tonu çıkarmak. 3 ay kadar çalıştık. Şimdiki nesil o konuda çok başarılı. Bir haftada 10 günde ses çıkarıyorlar. O dönem tabii benim şansımdı o. Mansur’la başlamak zor da olsa. Mansur daha uzun bir ney. Kollarım yetişmiyor o zaman.
MD. –Atilla Bey’in yanında hangi seviyeye geldiniz? Meselâ elinize aldığınız bir notayı çalabiliyor muydunuz?
HB. -Daha değildi. Ancak işte ses çıkardık bir iki. Çünkü her gün de bir araya gelip çalışma şansımız yok. Ayrıca bir gösteren de yok. Daha sonra ben İstanbul’da üniversiteye başladım. İstanbul’a gidince benden iki ay sonra da Atilla Bey terhis oldu. Yedek subaylığı bitince İstanbul’a geldi. Üsküdar’daydı evleri. Orada da derslere devam ettik. Onun vâsıtasıyla o dönemde İstanbul’daki bütün mûsikî camiası ile tanıştık. Haftada bir gün evlerinde meşk olurdu. Onlar da oranın eski âilelerinden. O sırada ne kadar şöhretli, bu işi bilenler varsa gelirlerdi. Orada meşk olurdu. Ben de kenardan katılmaya çalışırdım yavaş yavaş.
İSTANBUL BELEDİYE KONSERVATUVARI
MD. -Şimdi hem Atilla Bey’den özel ders alıyor, hem de konservatuardan istifade ediyorsunuz.
HB. -Ama konservatuvar Atilla Bey’den daha sonra oldu. Belli bir seviyeye geldikten sonra. Konservatuara başladığımda Allah rahmet eylesin Erdoğan Köroğlu’ndan faydalandım, neyzen. O icrâ heyetinde de neyzendi. Konservatuvar önceleri Beşiktaş’taydı, Çırağan’da eski bir binaydı. Sonra bir yangın çıktı. O bina yanınca Kadıköy’de bir hal binası vardı, iskelede. O binaya taşındı. Hal binasını konservatuar binasına çevirdiler.
MD. –Sene kaç hocam?
HB. -1973-1974’lerde. Başladık oraya. Orada Erdoğan Köroğlu da icrâ heyetinde neyzendi. Ben onunla da tanıştım. Ve ders almaya başladım ondan. Hatta Erdoğan hocam çok enteresan bir insandı. Hiç konuşmaz. Böyle suskun bir mübarek. Ama geniş derecede mûsikî bilgisi olan, müthiş bir neyzen. Hatta ona “Hocam sizden ben ders alıyorum. Bunun bir ücreti olmalı” deyince “Olmaz dedi. Biz öğrenirken bizden para talep etmediler. Onun için bizim de öyle bir talebimiz olmaz” dedi. Okul derslerim sebebiyle bir ara konservatuvar eğitimini dondurdum. 1980’lerde İstanbul’a ikinci gelişimde tekrar başladım.
MD. Halil Hocam siz de aynen bu geleneği devam ettiriyorsunuz.
HB. -Eyvallah inşallah.
MD. -Hocam o konservatuvarın seviyesi nasıldı? Siz, Devlet konservatuvarında da çalıştığınız, ikisini kıyaslarsanız ne dersiniz?
HB. -Darülelhan’ın devamı olduğu için eski Belediye Konservatuvarı’nın seviyesi çok yüksek sayılır.
MD. -Hangi bilimler vardı hocam, neler okutulur öğretilirdi?
HB. -Başta Temel bilimler vardı. Ayrıca isteyen öğrenci dışarıdan gelen enstrüman hocalarından enstrüman dersi alabiliyordu.
MD. -Ne demek Temel Bilimler hocam?
HB. -Temel Bilimler, yani mûsikî nazariyatı, nota, usul, mûsikî edebiyatı tarzında bütün o güne kadar yapılmış olan şeyleri, bilgileri veren bir bölüm.
MD. -Hocam ben müzik alanını bilmem. Ama icrâ olmayınca o çok teorik kalmaz mı?
HB. -İcrâ var. İcrâ şöyle, koro olarak var. Evet, korosu var oranın. Darülelhan icrâ heyeti olarak başlamış. Sonra da İstanbul Konservatuarı icrâ heyeti. Türk Müziği icrâ heyeti. Eskiden İstanbul’da Şan Sineması’nda Münir Ürettin Selçuk’un yönettiği koro vardı. İşte o koro. Daha evvel İsmail Hakkı Bey oranın şefiydi. İsmail Hakkı Bey’den sonra Münir Nurettin Selçuk oranın şefi oldu. Daha sonra Rıza Rit oranın şefi oldu. Fakir de Rıza Rit zamanında orada bulundum. Erdoğan Köroğlu hocam artık sen dedi icrâ heyetine de gelebilirsin dedi. Neyzen olarak katıldım. Tabii o zaman benim için büyük lütuf. Oturduk Erdoğan hocamın arkasına. Yavaş yavaş onunla birlikte üflemeye başladım.
MD. -Neler icrâ edilirdi? Programda neler olurdu hocam?
NEZİH UZEL’İN EVİ
HB. – Hep klasik formlar geçilirdi. Yani kârlar, ağır semâiler, beste, yürük semâi, peşrevler, saz semâileri. O dönemde hiç şarkı formunda eser geçmiyorlardı. Hep Cumhuriyet öncesi yapılmış olan klasik eser. Ben icrâ heyetine devam ederken aynı zamanda Nezih Uzel’in evinde de Mevlevî âyîni çalışmaları vardı. Evet. O dönemde biliyorsunuz bu tür şeyler böyle aleni yapılamıyor, izne bağlıydı. Sadece Galata Mevlevîhanesi’nde 15 günde bir mukabele yapılıyordu. O mukabeleyi de sadece Nezih Bey ve grubu yapabiliyordu. Biz Nezih Bey’e de katıldık, nasip oldu.
MD. -Yani 70’lerde Galata Mevlevîhanesi’nde 15 günde bir…
HB. -Evet, her 15 günde bir orada âyin yapıyorduk, Mevlevî âyîni icrâ ederdik.
MD. –Ziyaretçi, dinleyiciler de var mıydı?
HB. -Var, vardı. Orası Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’ne bağlıydı. Kütüphaneler Genel Müdürlüğü hangi gün orada âyin olacağını belirlerdi. Genelde yurt dışından gelen gruplara hitap eden bir yerdi orası.
MD. -Ne âyinleri geçtiğinizi hatırlıyor musunuz?
HB. -Hicaz âyînini geçtik, Beyati âyînini geçtik, Acem Aşîrân’ı geçtik, Pençgâh âyînini geçtik. Kısacası günümüze gelen bütün âyinleri geçtik.
MD. –Siz o grupta neyzendiniz?
HB. – O dönemde ney olarak tabii fakir vardı. Ahmet Şahin, Ömer Erdoğdular, torun Süleyman Erguner, Yavuz Akalın, Fuat Türkelman vardı.
MD. -Ahmet Şahin daha genç değil mi hocam?
O zaman konservatuvar son sınıftaydı o. Evet, o da geliyordu ama daha yeni öğrenciydi o. Niyazi Sayın Hoca’nın talebesidir o mâlûmunuz. Bu arada tabii ben Erdoğan Hoca’ya giderken Niyazi Hoca’ya da gidiyoruz. Bizzat kendisinden ney dersim yok ama gider elini öperdik. Sohbetinde bulunurduk, işte anlatırdı şöyle filan. Biz bir iki üflerdik. O da sırtımıza vurdu. “Oho maşallah” derdi. Onun huzurunda olmak da bir mutluluktu. Yani beni teşvik ediyordu. O zaman Beylerbeyi’ndeydi evi.
MD. –Nezih Uzel’e ne sıfatla katıldınız?
HB. -Gruba katılıyorduk. İcrâ grubuna. Ama işte fakir vardı. Ahmet Şahin geliyordu. Ömer Erdoğdular. Süleyman Erguner. Biz dört neydik orada? Hem yurt dışı hem de yurt dışı grubu olarak beraberdik. Nezih Bey tabii Allah rahmet eylesin bu konuyu çok iyi şekilde yapıyordu. Yani onun evinde semâzen de yetişiyordu. Dergâhlar kapalıydı malumunuz o tür hizmeti veren yok. O evde o hizmeti veriyordu. Haftada bir gün semâ çalışması. Yeni semâya başlamak isteyenler geliyor.
MD. –Siz de semâ çıkardınız mı?
HB. -Eyvallah.
MD. –Ney üflediniz aynı zamanda semâ da çıkardınız.
HB. -Eyvallah ama benimki sadece amatörce. Nezih Bey’in evinde çok mübarek, çok kıymetli insanlarla tanıştık. Meselâ Muzaffer Ozak da gelirdi. Her ay bir defa gelirdi müritleriyle beraber. Aynı zamanda Cerrâhi tekkesinin mûsikî grubu Nezih Bey’in âyin grubuna da katılırdı. Kemal Hafız vardı Allah rahmet eylesin hanende. O gelirdi. İzzet Baba Halile, Necdet Tanlak Kudüm, bunlar gelirdi. Yani Kudüm, Halile ve Hanende olarak gelirdi.
MD. -Şimdiki kadar Karagümrük’te o zaman da mûsikî çalışmaları olur muydu?
HB. -Olurdu.
MD. –Siz de gider miydiniz?
HB. -Eyvallah giderdik. Ama Karagümrük’tekine Nezih Bey kadar fazla katılamazdık. Böyle iki ayda, üç ayda bir giderdik. Allah rahmet eylesin Kemal Demir vardı, TRT’nin viyola sanatçısı. Onunla da bizim beraberliğimiz vardı. Kendisi oranın mensubuydu. O yahu Halil’ciğim hadi biz seninle gidelim Karagümrük’e” derdi. Giderdik orada çalışmalara katılırdık.
MD. -Siz niyet etmediniz mi oraya intisap edeyim falan diye?
HB. -Benim nasibim başka yerdeymiş.
DİYARBAKIR YILLARI
HB. –Eyvallah, oraya devam ettim. Beş yıllıktı orası, bitirdik orayı. 1975’te mezun oldum, Diyarbakır’a YSE’ye mühendis olarak tâyin edildim. O zaman YSE yani Yol Su Elektrik Kurumu çok önemliydi. Devlette mühendis açığı vardı. O zaman Necmetin Cevheri devlet bakanıydı. O da bizim âileden. Ona gittim Urfa’ya tâyînimi istedim. Dedi ki: “Seni Urfa’ya gönderirim, ama orada çevren var, gelirler senden bir şeyler isterler. Yaparsın, yapmazsan sana darılırlar. Ben seni Diyarbakır Bölge Müdürlüğü’ne göndereyim.” Eyvallah dedim. Gittim, Diyarbakır Bölge Müdürlüğü’nde köy yolları şefi olarak, 1980’e kadar 5 sene çalıştım.
MD. –Bu arada Neyzenlik ne oldu?
HB. –Diyarbakır’da Halk Eğitim Merkezi vardı ama faal değil. Bu merkezi biz faaliyete geçirdik. Orada bir koro kurduk, müzik eğitimi vermeye başladık. Diyarbakır’ın çevre kazalarından da gelen oluyordu. Haftada bir gün orada bir eğitim verdik ve epey de katılım oldu.
MD. -Sâdece ney mi?
HB. -Neyi dersini ben veriyordum. Başka saz, enstrüman çalıp da gelenler vardı. Kanun vardı, keman vardı, ut vardı, cümbüş vardı. Onlar hep pratikten öğrenmişler. Onlara nota öğretmeye çalıştık. Ve epey de faydalı oldu onlara. Ben oradan ayrıldığımda 180 üyemiz vardı hocam. Koro çalışmalarına 35-40 kişilik gruplar hâlinde katılırlardı.
MD. –Epeyce neyzen yetişti mi?
HB. -İki neyzen yetişti oradan, kabiliyetli olanları İstanbul’a Konservatuvara gönderdik. Onlar arasında iyi kimseler yetişti o dönemde.
MD. -Beş sene YSE’de çalıştınız Diyarbakır’da, sonra ne oldu hocam?
HB. -Sonra İstanbul’a döndüm tekrar. O sırada1980 ihtilâli oldu, Kenan Evren’in başında olduğu ihtilâl. İhtilalden sonra da dönmedim İstanbul’dan. Zaten İstanbul’da kardeşlerim vardı. Ticâretimiz vardı İstanbul’da zaten. Öbür kardeşlerimle beraber bizim bir oto yedek parça iş yerimiz vardı. Daha sonra Bostancı’da müzik aletleri satışı yapan bir yer açtık. “Nâbi Müzik Merkezi” diye böyle bir yer açtık. Benim kardeşimin ismi Nâbi malumunuz. O da konservatuvardan mezun, hem de siyasal mezunudur. İzmir Devlet Korosu’nda ud sanatçısıydı malûmunuz. Geçen ay emekli oldu. Mağazamız büyükçe bir yerdi. Bostancı’da. Müzik aletleri satıyoruz. Nota yayınları vardı. Aynı zamanda ders de vardı. Hem ders veriyoruz hem müzik aletleri satıyoruz. Klasik müzikle ilgili dersler. Dersler ücretsiz.
O arada gene Nezih Uzel Bey’e devam ediyordum ben. Hasan Dede postnişindi o zaman, Nezih Uzel’in topluluğunda. Üsküp Mevlevîhanesi’nden icazetli değerli bir insandı. Bizim meselâ onunla epey yurt dışı semâ gösterilerimiz oldu. Zaten her 15 günde bir gene Galata Mevlevîhanesi’nde âyin yapıyoruz.
İZMİR DEVLET KOROSU
MD. –İsterseniz İzmir’e gelelim, nasıl oldu İzmir’e gelişiniz?
HB. –İzmir Devlet Klasik Müziği Korosu 1985’te açılınca buraya Konservatuvardan arkadaşım Bülent Dağdeviren ut sanatçısı olarak girmiş. Beni de davet etti, İzmir’in güzel bir yer olduğunu söyledi. Ben de neyzen olarak başvurdum. Koro yeni, ihtiyaç var. Formalite gereği sınav açtılar. Jüride Yusuf Nalkesen, Teoman Ünaldı vardı.
MD. –Peki İzmir’de daha yeni kurulan bir koroda göreve başladınız. İstanbul’daki zengin mûsikî ortamından ayrılmak size zor gelmedi mi?
HB: -Hem de nasıl. Biz şimdi buraya gelirken İstanbul’daki İcra Heyeti’nin programlarını biliyoruz. Bir de Nevzat Atlığ’ın Kültür Bakanlığı Korosu var. Burada da Nevzat Bey’in korosu gibi bir koro kuruluyor düşüncesiyle geldik. Yani klasik diye. Ama buraya geldik maalesef düşündüğümüz çizgiyi bulamadık.
MD. –Peki, zayıf mıydı başta kadro?
HB. -Kadrodan değil. Yönetim anlayışı farklıydı. Meselâ Teoman Bey, Allah selâmet versin, daha moda şeylere, şarkı formuna çok ağırlık verir. Her konserde mutlaka kendi eserlerinden birkaç tane bulunur. Bâzen bütün eserler ona âit olur. Koronun bir kuruluş tüzüğü var; bu amaca uygun olmayan konserler yapıldı hep. Hatta dönmeyi düşündük. Düşündük ama baktık olmayacak. Oradaki düzeni bozduk geldik. Bir sene sonra kardeşim Nâbi de geldi. Çocukların okulları falan iş zora vardı. Yani eğer bu engeller olmasa dönecektim.
MD. – Siz kuruluşundan beri neyzen olarak Korodasınız değil mi?
HB. –Evet kuruluştan beri ben İzmir Devlet Korosu’ndaydım. Ney sanatçısı olarak çalıştım.
MD. –Bir de Ege Ü. Klasik Türk Müziği Konservatuvarı’nda hocalığınız var, o nasıl oldu?
EGE Ü. KONSERVATUVARI
HB. -1986 senesinde Konservatuvar Müdür Vekili Turhan Toper idi, biz onunla da eskiden tanışıyoruz. Ziyâretine gittim. O “İyi ki geldin, dedi, bizim ney bölümümüz yok. Burada bir ney bölümü açalım.”
MD. -Konservatuvar mı önce açıldı Koro mu?
HB. -Konservatuvar önce açıldı. Koro hemen arkasından. Arada bir sene civârında bir fark var. Turhan Bey’in teklifini kabul ettim, Bakanlık’tan izin alındı ve ben Koro ile birlikte aynı zamanda Konservatuvar’da da görev almış oldum. Orada ney bölümünü kurduk. 1986’da ney bölümüne başladık. İlk sene bir öğrencimiz vardı, Gökhan. Bitirince Bursa Korosu’nun neyzeni oldu. İkinci sene üç öğrencimiz oldu. Ondan sonraki sene altı oldu. Daha sonra fazla sınıf açmak zorunda kaldık. Ben oradan ayrıldığımda en çok tercih ney bölümüne yapılıyordu.
MD. -Neden ayrıldınız hocam?
HB. -2002’de ayrıldım, 16 sene çalıştım. Şimdi ben hem Devlet Korosuna gidiyorum hem konservatuara. Bir de konservatuara öğlene kadar gidiyorum. Öğleden sonra da Devlet Korosuna. 16 sene her gün sabah 6’da kalkıyordum. Üç vasıtayla gidiyoruz. O zaman metro falan yok. Ben Teleferik’te oturuyordum. Bornova’ya gitmek üç vasıta. Her gün 6’da kalkıyorum. Yani 16 sene, hakikaten gençlikle dayanabildik ama yoruldum.
MD. –Yerinize kim geldi hocam sonra?
HB. -Bizim Kâşif Demiröz’ü mezun ettik. Sonra orada hoca oldu. Kâşif TRT’den Mahmut Bilki’nin öğrencisiydi. 3 sene Mahmut Bilki’de devam etti. Mahmut Bey de benim gibi Konservatuvara derse gelirdi. Son senesini ben aldım. Ve mezuniyeti fakirden oldu. Mezun olduktan sonra da 2 sene bilâ ücret yani bedelsiz olarak orada asistanlık yaptı fakire. O dönemde de Prof. Ali Haydar Bayat hoca müdürdü. Dedim ki hocam artık buraya bir kadrolu eleman bulalım. Ben çünkü yoruldum artık, gelme şansım da yok. Çok zorlanıyorum. Kadrolu hocası da yok. Diğer bölümler var. Bir tek bizde yok. Epeyce mücâdele verdik sonunda Kâşif kadroya atandı. Kâşif oldukça iyi bir neyzen, Kıblesi doğru. Yani klasik mûsikîmizin sevdalısı. Bizim mûsikîmizi ileriye götürecek çalışmalara yatkın bir yapısı var.
DEVLET KOROSUNUN SEVİYESİ
MD. -Peki hocam, “Kıblesi doğru” diye bir deyim kullandınız: Ölçümüz bu olursa Koro çalışmalarından ne derece memnunsunuz? Kıblenin eğri veya doğru olması açısından bakınca neler görüyorsunuz?
HB: -Bizim koro çok aşağıda sayılır.
MD. -Sebebi ne hocam?
HB. -Bizim devlet korularında şefe çok yetkiler verilmiş. Devlet korolarının kuruluş amacında şöyle bir şey var, diyor ki: “Türk mûsikîsinin kaybolmasını, klasik müziğin kaybolmasını önlemek. Yani kaybolmak üzere olan eserler hakkında araştırma yaparak, arşivlerden, eski belgelerden o eserleri çıkarıp tanıtımını yapmak. Müzik geçmişimizin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak.” Yani devlet korolarının böyle her hafta konser verme gibi bir mecburiyeti yok. Konser verecekse bu işin mensuplarına, anlayanlara verecek. Araştırma yapacak, eser bulacak; aa bak filan arşivden şöyle bir eser çıktı. Bu daha evvel hiç icrâ edilmemiş. İşte formu şu, usulü bu… Bunları yapıp mûsikî câmiasına konser vermek üzere açılan kuruluşlar bunlar. Yani kültür kaybolmasın; ileriye, doğru olarak aktarılsın diye devlet bu kadar masrafı yapıyor. Ama uygulama bu yönde yapılamıyor.
MD. -Peki hocam Kültür Bakanlığında en tepedeki insanlar bunun tâkipçisi değil mi? Ta oradan mı başlıyor amaçtan sapma?
HB. -Oradan başlıyor, zâfiyet oradan geliyor. Çok güvendiğimiz, bir şeyler yapar diye ümitlendiğimiz kimseler işin başına geldi, değişen bir şey olmadı. İyileşme istemiyorlar mı, yoksa ellerinden mi gelmiyor, bilmiyorum. Hâlen geleneksel tarzımız yerine daha çok Batı müziği etkisinin hâkim olduğu bir yolda ilerleniyor.
Musikimizde günümüzde çok hatalı uygulamalar var. Yani geçmişte olmayıp da şimdi değişikliğe uğrayan hatalı olan uygulamalar var. Nedir bunlar? Mesela akord sisteminde batıdaki “la” yani diyapazon “la” bizde “re” olsun demişler. Halbuki bundan yüz elli sene öncesine gidin, batıdaki “la” bizde de “la”. Hiçbir farkımız yok. Çünkü beynelmilel frekans. Bizim enstrümanlarımız düşük volümlü olduğu için açık hava konserlerine uygun değildir. Sesleri daha munis. Sesi duyurmak için piyasacıların yapmış olduğu bir teklif yaygınlaşmış. Bu da yerleşmiş. Şimdi bir batılı müzisyenle karşılaşıyoruz. Ne o bizi anlıyor ne biz onu anlıyoruz. O “la” diyor biz “re” diyoruz.
Sonra yirmi dörtlü sistem dediğimiz bu Arel sistemi mevcut. İcra ettiğimizde kullandığımız sesleri yazıda gösteremiyoruz. Ama eskiden var. Yani Ebced notalarında, bundan yüz sene, yüz elli sene evvelinde yazılmış. Hepsi var. Elli üç koma artı İrha ve Sagir dediğimiz bir buçuk koma, iki buçuk komalık daha aralık var. Yani Do’dan Do’ya, La’dan La’ya gidinceye kadar 140 civarında perde kullanıyoruz, eski sisteme göre. Günümüzde bunu yirmi dörde indirmişler. Yunan sistemi. İran’la Yunan’ın sistemi.
Bir önceki Genel Müdür Murat Tokaç’a dedim ki: “Konservatuvarlardan birer heyet iste. Şu yanlışları düzelt. Hani Batı’daki “la” bizde de “la” olsun eskisi gibi. Bu hiç mantıklı bir şey değil. Bu Murat’ın yetkisinde olan bir şeydi. Ayrıca bu yirmi dörtlü sistemin bizim musikimizi ifade etmeye yetmediğini, bunların düzeltilmesini söyledim. “Halil abi haklısın” dedi, ama maalesef sonu gelmedi.
NEY VE MUSİKİ KURSLARI
MD. –Hocam bu teorik konulardan ben hiç anlamam, onun için geçelim. Benim sizin faaliyetleriniz içerisinde hayranlıkla takip ettiğim bir konu var: Açtığınız kurslar. Öğrencilere kurslarınız. Ta başlangıçtan itibaren bir özetleseniz iyi olur. Bu alanda ne gibi çalışmalar yaptınız? Yetişen öğrenciler oldu mu? Ben ta baştan beri İzmir İlâhiyat Fakültesindeki kurslarınızı biliyorum. Onun dışında da ney kursu verdiğiniz oldu mu hocam?
HB. -Oldu. İlâhiyat’taki bu sene 23’üncü sene hocam. 23 sene oldu. O da şöyle başladı: Bizim İlâhiyat’ın mûsikî hocası Türkan (Uymaz) Hanım’ı biliyorsunuz. Türkan oraya başladı. Başladığı sene orada bir ney kursu açılmasını düşünmüşler. İdareye bizim hocamız var, teklif edelim eğer kabul ederse gelsin diye, beni aradı. Böylece başlamış olduk. İlâhiyat öğrencileriyle epeyce bir devam ettik. Sonra dışarıdan gelenlerimiz de çok oldu o dönemde. Hocalardan iştirak edenler vardı. Tıptan, başka fakültelerden çok katılım vardı. Pandemiden önce 200 öğrencimiz vardı. Ama hepsi aynı anda gelmiyor. 35 kişi filan oturacak yerimiz var. Pandemide mecbûri bir ara verme durumu oldu. İki sene sürdü bu ara. Ondan sonra tekrar başladık. İlâhiyat’tan önce bir ara bu Dernekte (Türk Kültür ve Sanat Derneği) de birkaç yıl ney kursumuz oldu.
MEVLEVİ AYİNLERİ
MD. –İlâhiyat’ta sadece ney dersi mi veriyorsunuz?
HB. –Sadece ney dersi değil. Ayrı bir grubumuz var, 35 kişi civarında, başka sazlar ve hanendeler mevcut. Mevlevî Âyinleri meşk ediyoruz. Genelde üç veya dört tane âyin var, hep onları geçiyorlar. İşte Acem Aşiran, Hicaz, Beyatî. Biz dedik ki günümüze gelmiş olan otuz sekiz tane kesin icâzetli âyin var. Biliyorsunuz âyinler Mevlevî dedelerinden oluşan bir heyet tarafından tasdik edilirse “âyin” vasfı kazanıyordu. Eskiden onlar onu icrâ ediyorlardı. Evet, bu semâzeni döndürür derlerse âyin vasfı kazanıyordu ve ilk mukābelesi yapılıyordu. Yani âyinlerde usul böyle. Günümüze otuz sekiz tane âyin gelmiş böyle, hepsi icazetli olan. Ama iki üç tanesinin dışında âyin icrâ edilmiyor. Bilemediniz beş tane.
MD. -Karmaşıklığından dolayı mı yoksa tembellikten mi yapmıyorlar?
HB. -Zor. Yeni bir âyîni icra etmek, ezberlemek, tam mânâsıyla o makamın gereklerini yerine getirmek zor. Çok çalışmak isteyen şeyler. Bizim Nezih Bey’den aldığımız bir şey var. Allah razı olsun ondan, o bize bu konuda çok şey kattı. Dedi ki bu âyinler de kaybolmasın, bunları da icrâ edelim. En eskisinden başladık. Beste-i Kadîm dediğimiz üç tane âyin var. Bestecileri belli değil. Daha sonraki âyinler hep bu âyinler örnek alınarak bestelenmiş. Aşağı yukarı altı yüz küsur senelik âyinler bunlar. Pençgâh, Dügâh, Hüseyni. Üç tane âyin. Buradan başladık. Ta en sona kadar, şimdi üçüncü turdayız. İlk iki tur yaptık, şimdi üçüncü turdayız. Şu anda Bestenigâr âyînini geçiyoruz. Önümüzdeki ay inşallah Dede Efendi’ye başlayacağız. En eski tarihten başladığımız için. Nâyî Osman Dede bitti. Bursalı Hafız Dede, onun âyînine geçiyoruz şimdi. Önümüzdeki ayda inşallah Dede Efendi’nin âyinlerine başlayacağız. Zaten daha evvel de dediğim gibi iki tur bitirdik, üçüncü turdayız.
MUSİKİ AHLÂKI
MD. Hocam şu sıralarda Savaş Barçkin’in “Ahmet Avni Konuk Görünmeyen Umman” adlı kitabını okuyorum. Çok enteresan şeyler söylüyor orada. Dede Efendi’ye göre mûsikî “ahlâk-ı beşeri tasfiye eden bir ilm-i şeriftir.” Yani insan ahlâkını saflaştıran, temizleyen bir yüce ilimdir. Cahit Özkan’dan: “Eslâf bu sanatı ilm-i şerîf-i mûsikî” diye isimlendirmiş. Mûsikî, ahlâkı güzelleştirme ve ruhu yüceltme vâsıtasıdır. Gerçek mûsikîşinastan fenâ kimse çıkmamıştır. Mûsikî kabiliyeti çok gelişmiş olsa da ahlâki yönü zayıf olan talebelere bu yolda devam imkânı vermezlerdi. Ahmed Avni Konuk’a göre mûsikî amaç, hedef değil, eğlence hiç değildir. Amaç kişinin kemâlâtı elde etmesi, olgunlaşması, kendini ve âlemi tanıması, kendisiyle ve âlemle sohbet etmesidir. Mûsikî bir tefekkür, oluş ve şifa vâsıtasıdır.
Buna göre ben Savaş Barçkin’in yorumuna ve Ahmet Avni Konuk’tan naklen kaydettiklerine bakınca, mûsikîmizin ve bu alanla ilgilenenlerin durumu karşısında karamsarlığa düşüyorum.
HB. -Hocam siz müzik dışından biri olarak bu karamsarlığı yaşıyorsunuz. Bir de bizi düşünün.
MD. -Doğru. Ben okuduklarıma bakarak söyledim. Buna rağmen bu tür endişeleri taşıyan, bu konuda îmal-i fikr eden epeyce kimse var değil mi?
HB. -Son dönem epey yetişen oldu hocam. Konservatuvardan değil ama. Konservatuvar, maalesef bugünkü konservatuvar esas çizgiden şaştı.
MD. -Piyasa ve popüler kültür mü galip geliyor hocam?
MUSİKİMİZDE BATI ETKİSİ
HB. -Piyasa ve Batıcılar hâkim maalesef.
MD. Adı Klasik Türk Müziği konservatuvarı olduğu halde Batı zihniyeti baskın, öyle mi? Niye bağlıyorsun hocam bunu?
HB. -Şöyle bir şey var. Türkiye’deki Batı müziği konservatuvarlarında Türk müziği dinlemek yasak biliyorsunuz. Niye? Kulağı bozulurmuş. Ama bizim Türk müziği konservatuvarlarında batı müziği dersimiz var.
MD. -Niye?
HB. -Sebebi şu. Darülelhan’da da bu vardı.
MD. -Ama kim veriyor bir dersi hocam?
HB. -Batı müziğini bilenler veriyor. Bunlar kadrolu hoca. Ama Darülelhan’daki Batı müziği hocaları Türk müziğini de biliyordu. Şimdi burada sâdece Batıcılar ders veriyor maalesef. O da kendi görüşünü savunuyor. Bunun sebebi şuydu hocam; biz niye Türk müziği konservatuvarına batı müziği dersi koyuyoruz? İki sistemi de görsün, aradaki farkı anlasın diye.
MD. -Bu farkı anlayacak kadar bilgi veriyorlar mı?
HB. -Veriliyor. Ben meselâ bu bizim ney dersi verdiğimiz yani kurslarda bile hem batı hem Türk müziğini gösteriyorum ki aradaki farkı görsünler. Yani bugün Türk mûsikîsi sistem itibariyle batı müziğinin minimum on misli. Yani çok daha derin, çok daha detaylı ve zengin. Batı müziği bizim mûsikîmizin yanında çok cılız kalıyor. Sistem itibariyle bu böyle.
MD. -Bizim Türk mûsikîsiyle uğraşanlar bunun idrâkine varabiliyor mu?
HB. -İdrâkine varanlar çizgisini düzeltiyor. Ama bir de laf olsun diye eğitimi alanlar var maalesef. İlâhiyattaki gibi hocam. Siz de orada hocalık yaptınız biliyorsunuz. Hani ben bu işi gerçekten derinlemesine öğrenip yapmak istiyorum diyenler çok azındır.
MD. Ama Türk mûsikîsinde anlatmaya çalıştığımız zevki tadan onu bırakmaz, bu uğurda gayret gösterir diye düşünüyorum.
HB. Eğer ona doğrusu verilirse peşinden gider. Şimdi meselâ bizim İlâhiyattaki kurslarımıza çok müracaat oluyor.
ŞAİR NÂBİ
MD. – Hocam şimdi geriye dönelim. Sizin âilenin Şair Nâbi ile ilişkisi neydi?
HB. Biz de bunu daha geç bir zamanda öğrendik; Nâbi’nin bizim âilemizin mensubu olduğunu, yani büyük dedelerimizden olduğunu. Eskiden Urfa’da Nâbi Hazretlerinin Hacı Gaffaroğulları âilesinden olduğu sanılırdı. Bu âile genelde böyle ilim adamı, kalburüstü eğitimli insanlar yetiştiren bir âile. Bir de Karakapıcılar diye bir âile var. Nabi’nin o âileden olma ihtimali üzerinde de durulurdu. Bundan 25 küsur sene önce Urfa’da Nâbi ile ilgili Valilik bir Sempozyum düzenlemişti. O Sempozyumda bildiri sunan bir profesör, şu anda ismi aklıma gelmedi, bildirisinde Nâbi ile ilgili bilgi sunuyor. Ben de bunu o dönem Sabah Gazetesi’nin bir ekinde okudum. Orada bütün iki sayfayı dolduracak şekilde yayınlamışlar, Nâbi hakkındaki araştırma diye. Profesör 400 yıl öncesine kadar Osmanlı arşivlerini araştırmış. O yazıyı okuyunca şaşırdım. Dedim ki ya bu benim düşünceme doğru geliyor, bu profesörün yaptığı araştırma. Diyor ki Hacı Gafaroğulları’ndan veya Karakapıcılrdan olması muhtemeldir diye yazılan şey yanlış diyor. Benim yaptığım araştırmada 400 yıl önceye kadar gittim. Baziki aşiretinin mensubu diyor Nâbi için.
O öyle deyince ben hep eskiden beri düşünürdüm hocam. Ya bizim âilede bu kadar çok Nâbi ismi var. Herhalde Nâbi Urfalı olduğu için ona istinâden bizim âilede bu isim çok kullanılmış. Biraderin ismi Nâbi, amcam Nâbi. Babamın amcası Nâbi. Büyük dedemin kardeşi Nâbi. Yani hep Nâbi. Şu anda bile bizim âilede 12 tane Nâbi var. Urfa’da başka hiçbir âilede bu kadar Nâbi yok. Ne zamanki bu araştırmayı okudum. Dedim ya yerine oturdu taşlar. Nâbi isminin çokluğunu böyle yorumladım. Şair Nâbi’nin bizim Baziki aşiretinde olduğu kanaatine ulaştım.
MD. –Teşekkür ederim Halil hocam.





Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.