Yâr Hânesinde Bir Misâfir
30 Ocak 2011 de aramızdan ayrılarak 31 Ocak 2011 pazartesi günü Merkezefendi’de sevdikleri arasına katılan Suzan Bektaş… Kimilerinin Suzan Ablası, kimileri için Suzi, kimileri için Suzân Nine… Radoviçli Rüveyde Hanımın İstanbul’lu kızı Suzan Hanım. Lemân ve Ruhsar Hanımların küçük kız kardeşi, sevgili yeğenlerinin Suzan Tetesi.
Balkanlardaki Radoviç’ten İstanbul’a uzanan âilenin hüzünlü hikâyesini Sâmiha Ayverdi’nin “Radoviçli Rüveyde Hanım“, “Radoviçli Bir Beyzâde”, “Onların Anlattıklarından” başlıkları altında neşredilen yazılarından öğreniyoruz. Dede, Koca Kadir Bey’in resmi, Suzân Ablanın Fâtih’te Eski Altay Sokak’ta Uçal Apartmanının 8 numaralı dâiresinin duvarında asılı dururdu. Yakın bir târihteki görüşmemizde resmin arkasına kime ait olduğu notunu birlikte düşmüştük. Genç yaşta dul kalıp ömrünü tek kızı Rüveyde Hanımın yanında geçiren anneannesi Belkıs Hanım, “Büyük anneciğim” hitabı ile sık sık andığı isimlerdendi. Hâtıralarını kendine has, hoş bir anlatma tarzı vardı. Dinleyicisini sıkmamaya dikkat eder, konuşmanın uzadığını hissedince hemen sözünü bağlardı. Bir zamanların “Hayat” mecmuasını çıkaran rahmetli Şevket Rado ve Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Bey’in de akrabalar listesinde yer aldıklarını biliyorduk. Yetişme çağlarını geçirdiği Aksaray’daki komşulukları, o devirlerin sıcak ve saygılı mahalle hayatını, Suna Pekuysal ile komşu olduklarını tatlı tatlı anlatırdı.
Küçük, şirin dairesi sâdece âile hatıraları ile değil, bütün sevdiklerinin büyüklü küçüklü resimleri ile dopdolu idi. Anne Rüveyde Hanım, kızının İlhan Ayverdi ile komşu olmasını ister ve buna duâ edermiş. Alındığında dubleks olan dâirenin üst katı ayrı bir ev hâline getirilince onun zengin ve herkesi kucaklayan gönlüne göre pek küçücük kalan dâirenin, içine sinen yegâne özelliği, salondan İlhan Ayverdi’nin Fevzipaşa Caddesi 175’deki evini görebilmesi olmuştu. Bu durum, ona göre, evin darlığının bir tesellisi idi. Ama onun gönlü aslında hep İlhan Ayverdi’nin evine bitişik apartmanın 2. katında, ömrünün 20 küsur senesi birlikte geçirdiği, “Efendiciğim” diye hitap ettiği Sâmiha Ayverdi’nin dolaştığı odalarda, mekânlarda ve oralarda yaşanan acı tatlı hatıralarda idi.
1972 senesi Ağustos ayında Selimiye’den Fâtih’e Fevzipaşa Caddesi 173 numaralı apartmanın 1. katına taşındığımızda Suzan Ablanın annesi, Rumeli’nin bu yorgun evlâdı, yanılmıyorsam, artık hayatta değildi. Suzan Hanım, Fâtih’te Hüsrev Paşa Türbesi’nin hemen arkasına isâbet eden köşedeki apartmanlarının giriş katındaki anne evine zaman zaman gitmekle beraber ağırlıklı olarak Sâmiha Anne’nin yanında kalıyordu. Evin içinde ikamet eden dört kişiye, yemek saatlerinde, eğer evde iseler, üst katta yaşıyan dört kişi daha katılırdı ve elbette öğle yemeklerinde o günkü yemekten nasîbi olan misâfirler de… Hayriye Abla, Ramiz ve Döndü o senelerde her iki katın işlerini çekip çeviriyorlardı. 1970 senesi Mayıs ayında ansızın Hakkın rahmetine kavuşan Sabriye Abladan sonra Sâmiha Anne’ye gündelik düzeninde destek olma sırasının Suzan Ablaya geçmiş olduğunu yeni evimizde öğrenmiştim.
KUBBEALTI KURULDU
İşte bu senelerde kendi içinde yeterince yüklü olan âile hayatlarına ilaveten günün şartları her iki Ayverdi âilesine çok daha başka sorumluluklar da getirmişti. Toplumda çalışan kadın sayısı henüz bugünkü kadar yüksek değildi. İç göçlerle şehirlerin yaşayışı değişmiş, ev kadınlarının ilgi alanları modernleşme akımının etkisinde kalarak âile yapısına ve bütçesine zarar verecek yönlere doğru hızla kaymaya başlamıştı. Geleceğin Türkiye’sini yönetecek kafa ve gönülleri yetiştirecek anneleri, nereden estiği belli olmayan rüzgârlar önünden kurtarıp toplumun temel taşı hâline getirmek, memleket adına yapılacak önemli bir hizmet olacaktı. Bu amaçla Ankara’da Sabahat Gülay Hanım başkanlığında kurulan Türk Ev Kadınları Derneği’nin, bugünkü Türk Kadınları Kültür Derneği’nin İstanbul Şubesi, görümce ve gelin Ayverdi’ler tarafından açılmış ve bunu 1970 senesinde Kubbealtı Cemiyeti’nin kuruluşu tâkip etmişti. Bu târihten sonra Çarşıkapı’da Kara Mustafa Paşa Medresesinde faâliyet gösteren İstanbul Fetih Cemiyeti’nin salonları, Cemiyet Reisi Ekrem Hakkı Ayverdi Beyefendi’nin izni ile haftada iki gün seminerler, cumartesi günü açılan kurslar ile hareketli ve dolu dolu günler yaşamaya başlamıştı.
“Kubbealtı” adı ile, hedef kitle daha geniş tutularak faâliyetler yaş ve zümre ayırımı yapılmadan toplumun her kesimine açılmıştı. Mekânın üniversite muhîtine yakınlığından istifade ile, üniversite hocaları konuşmacı olarak dâvet ediliyor, dinleyiciler ve ziyaretçiler arasında öğrenciler birinci sırada yer alıyordu. Nihad Sami Banarlı gibi hitâbet ustalarının konferanslarında dinleyiciler dışarılara kadar taşar, ön sıralarda oturan Nermin Pekin Hoca her konferansı memnun ve mesrur dinlemek için uzaklardan gelmeye hiç üşenmezdi.
Kubbealtı Cemiyetinin idâre heyeti toplantıları da salı günleri aynı medresede yapılır, uzun çalışma günlerinde İlhan Hanımefendi öğleyin kaşar ve simit ikrâm eder, Süleyman Efendi’nin elinden çaylar kahveler içilir, akşam 18.00’de verilen konferanstan sonra eve dönüş 20.00- 20.30’u bulur, Ekrem Bey Amca arabanın içinde “Semerli Bina” önüne gelince ayakkabısının bağcıklarını çözmeye başlardı. O gün İstanbul dışından gelen tanıdıklar var ise, onlar da akşam yemeğine Ekrem Bey’in evine dâvet edilirdi.
Fevzipaşa caddesi 173 ve 175 yoğun bir çalışma temposuna girmişti. İki ev arasındaki telefon trafiği yanında gitgeller hiç bitmiyordu. Görümce ve gelinin birbirlerine söyleyecek hep bir şeyleri oluyor, “Önce sen söyle İlhan’cığım” hitabına “Önce siz buyurun Efendim” deyip de söz açılınca bazı kereler tevâfuk ile her ikisinin de birbirlerine söyleyeceklerinin aynı şey olduğu ortaya çıkıyordu. Sıklaşan bu görüşmeler ve yoğun dernek mesâÎsi karşısında Ekrem Bey, “Bir bardak su ver, içinde dernek olmasın” latîfesi ile takılma yoluna gitmeye başlamıştı.
Bir taraftan Kubbealtı Akademi Mecmûası çıkarılıyor, Kubbealtı Lügâtı için akademik heyet görüşmeleri ve temasları yürütülüyor, bir taraftan da bu faâliyetler için gerekli olan geliri temin maksadı ile kermes, çay ve yemek gibi düzenlemelere ihtiyaç duyuluyor, Ramazanlarda ise heyecanlı koşuşturmalarla çocuk iftarları tertip ediliyordu. Sâmiha Anne ve İlhan Abla, cemiyetin gayesini her vesîle ile karşılaştıkları insanlara anlatmak için gayret sarfediyorlardı.
İlhan Ablacığım, bunu espirili bir şekilde, Karaköy-Kadıköy şehir hatları vapurlarında kalem, jilet satanların durumuna benzetir, muhâtabın samimiyet derecesi müsâit ise, dudağına kondurduğu hafif bir tebessüm ile “Yine jilet satmaya başladık” derdi.
ÇOCUK İFTARLARI
Cemiyet adına tertiplenen çay, yemek ve çocuk iftarlarının organizasyonları ile İlhan Abla doğrudan meşgul olur, bilet satışları için ise, geniş ve farklı tanıdık çevresi olan herkes devreye girerdi. Çay ve yemeklerde asıl gelir kalemini, o yıllarda dernekçiliğin olmazsa olması gibi kabul edilen, tanıdık bildik firmalardan hediye olarak toplanan eşyaların piyangoya konan satışı meydana getirirdi. Bu işte üstâd, Nadide Uluant Hanımefendi idi. Yeni aldığı Opel’i ile her alış veriş yaptığı yerden, tanışıklığı olan fabrikalardanki rahmetli eşi Cemal Bey’den dolayı Paşabahçe bunların başında gelirdi ve iş yerlerinden öyle zevkli hediyelikler toplardı ki, Kubbealtı’nın piyango eşyaları titiz ve seçici Hanımefendilerin bile mutfak eşyaları arasında rahatlıkla yerini alırdı. Bütün bu malzemenin numaralanması ve îtina ile kutulara yerleştirilmesi işi Sâmiha Annenin katında yürütülürdü ve elbette Suzan Abla hem katılanları ağırlama, hem de kutulama ve bu kutulara evde yer bulma işlerinde baş rollerde olurdu.
Kermes faaliyetlerinde ise en büyük iş Suzan Hanıma düşerdi. Divan Oteli, Hilton, Intercontinental gibi şık otellerin salonları aranırdı. Bu işlerde de yine İlhan Abla başı çeker, uygun salon bulma işine Güzide Yılmaz Hanımefendi destek verir ve hatta çocuk iftarlarında ikramın tamamını karşılardı.
KERMES ÇALIŞMALARI
İftarlardaki hediye ve diş kiralarının ayarlanmasından, kermeste satılacak eşyaların hazırlanmasından büyük çapta Suzan Abla sorumlu idi. Bir taraftan kullanışlı, cazip, zevkli örnekler arar, bir taraftan bunların malzemesini satın alarak İstanbul içinden ve dışından bu işi en iyi yapabilecek tanıdıklarına bunları ulaştırma telaşını yaşardı. Her sokağa çıkışında dağıtım ve alış veriş işleri yüzünden elinde hep çanta, çanta, torba olur ve kendi kendine “Bu hâlimi görenler de dokuz çocukla bir mağarada kaldığımı zannedecekler” espirisi ile etrafını güldürürdü.
Kermes târihi ve yeri belirlenince bütün şehirlere heyecanla haberler uçurulurdu. Bulundukları şehirde yapılan hazırlıkları İstanbul’a ulaştırmayı ziyaret vesilesi sayarak gelenler izzet ikram ağırlanır, emeği geçenlere gönderilen hediyelerle uğurlanırdı. Toplanan eşyaları fiyatlama işi için eve davet edilen Hanımefendiler ağırlanır, eşyalar listelenir, fiyatlar eşya üzerine iğnelenir ve paketlenirdi. Kumaş ve yün eşyalar için, kiminki müsâit ise, seyahat bavulları seferber edilir, yetmezse veya eşyanın cinsine göre sığmama durumu ortaya çıkarsa kutulara yerleştirilirdi.
İlk satış, bereketli olması temennîsi ile evde Sâmiha Anneye yapılırdı. Salonda Sâmiha Anne’nin göndermeyi hiç ihmal etmediği ağız tadı, katılanlara ikrâm edilir, öğle saatlerine doğru günün hâsılatı masa başındaki Hanımefendiler tarafından hâraretle takip edilir ve her kermeste hediyelik eşyalar masasının başında bulunan Meşkûre Ablacığımın satışı hep önde giden olurdu. Günün sonunda, evinin uzaklığına yakınlığına, hava şartlarının yağmurlu çamurlu olmasına bakmadan sanki bir düğüne gider gibi zevkle bu işe bütün günlerini ayıran genç gönüllü Hanımefendiler, halka hizmet yolunda harcanacak bir bütçeye elbirliği ile ekledikleri kermes gelirinde tuzu olmanın huzuru ile yorgun ama mesrur evlerine dönerlerdi.
Bütün bu kermes hengâmesi arasında evin ziyaretçi trafiği de bütün hızı ile devam ettiği için, ortalığın tertipli kalması da bir zarûret idi. Salonda kanepenin arkasına görülmeyecek kadar yığılan eşyaların satışından sonra kalanlar Suzan Ablanın odasında depo edilirdi. Evet, odası bir depo idi. Sadece kermes malzemesi ve eşyaları değil, dağıtılmak üzere verilen giyim kuşamı da değerlendirmeyi, ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı o kadar severdi ki aynı odada hepsi ile baş başa olmaktan asla kaçınmazdı.
Zaman zaman Sâmiha Anne odaya çeki düzen verme yolunda kendisine sözlü veya tatbiki olarak takılınca “Ama Efendiciğim…” diye başlıyan açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışması, o anda orada olan herkesin yüzünde bir tebessüme sebep olurken, Suzan Ablacığımın “Gülme Semahat, çok ayıp” hitabı kulaklarıma ulaşır ve bu sözler benim gibi mesafeli bir insanı bile daha çok gülmeye sevkedince ”Senin de ahlâkın bozuldu” derdi. Kermes öncesi gecelerini neredeyse uykusuz geçirir, eksik yüksek, tamirat ve tadilat işleri ile uğraşır, ama bu arada saçlarını sarmayı ihmal etmezdi. Aslında isteği hep bir gün önceden kuaföre gitmekti, ne yazık ki bu çok az denk gelir, bazen ise hiç “olamazdı”.
Kermesler çoğunlukla bir gün, salon fiyatı uygun olursa iki gün sürerdi. Satışlara saat 10.00’da başlanacağı davetiye ile duyurulur, bunun için ya bir gece önceden ya da aynı sabah erken saatlerde gençlerden meydana gelen destek takımı ile eşyalar arabalara yüklenir, salona taşınır, tanzim edilir satışa sunulurdu. Tabii bu arada Suzan Ablacığım şık giyimden ve uyumlu aksesuar takmaktan da taviz vermemeye çok dikkat ederdi.
Dernekçilikle başlayan bu kermes mâceralarının ilklerinin birinde yaşadıkları, eşyaların yollarda dökülmesi acemiliğini gülerek hikâye eder ve sene sene bu işte gittikçe ihtisas sâhibi olmanın keyfini çıkarırdı. Her şeyi vardı, tek eksiği kendine göre “program” yapacak vakti bir türlü bulamamaktı. Bunu söylerdi, ama diliyle söylerdi. Çünkü içinde yaşadığı evin iklimi ile içinin “herkese Müslüman” sesi, ona inanıp bağlandığı yolda her şeyini bezletme fırsatı verdiği için mutluydu.
Sâmiha Anne’nin dolu geçen saatlerinin ardından veya kahvaltı masasında güne hazırlanırken balkonda yuva yapan kumrudan su tası içinde yıkanmaya gelen serçeye, sokaktaki kedi yavrusundan patisi yaralı yavru köpeğe konuşmayı çekerek onun yüzünde açacak tebessümleri beklerdi. Varlısı ile ayrı, ihtiyaçlısı ile ayrı ilgilenir, gencinden yaşlısına, yakındakinden uzaktakine kimin gönlüne ve yüzüne bir gölge düşse ona ayrı bir ihtimamla yaklaşırdı. Etrafa gösterilen ilgi, onun dünyasında zaman zaman ölçüleri aşan boyutlara varabildiği için kendisi ve işleri hep ikinci planda kalırdı.
KOMŞULARIMIZ
1972’den bu yana oturduğumuz ev ve bitişik komşularımızla yoğun dernek faaliyetleri dışında ayaküstü ziyâretler ve dâvetli buluşmalarımız da eksik olmazdı. O senelerde Sâmiha Anneciğimin, görüşmelerimizde sık sık “Alınganlığı hiç sevmem” diyerek, beşer dünyâsında yaşanması kaçınılmaz olan meslek hayâtının ve gündelik hayâtın meselelerine karşı dayanma gücümü artırdığını ancak bugün fark edebiliyorum.
Yine aynı duygularla hatırladığım bir başka hikmetli söz ise, İlhan Ablacığımın, konferanslara veya idâre heyeti toplantılarına lacivert Mercedes ile birlikte giderken tekrarlı olarak dile getirdiği Hz. Ali’nin “Rabbimi isteklerimin olmaması ile bildim” cümlesi idi. Ama bu konuşmaların hiç birinin doğrudan muhatabı durumunda olmuyordum. Günün konuları içinde bu cümleler sarf ediliyordu.
Suzan Ablacığım ile yaptığımız kapı arkası sohbetlerden içimi hafifleten ve kulağıma küpe olmasını arzuladığım söz ise, Konak’ta yaşadığı bir hâdise sırasında Mami’den naklettiği “ Bizde ‘ama’ yok, ‘eyvallah’ var” cümlesi idi. Şârkın, emir kategorisinden uzak bu dolaylı eğitim tarzının ne kadar “bireyci” olduğunu, insana, onun algılamasına, dolayısı ile şahsiyetine saygılı oluşunu da çok sonraları sınıfta tahta önündeki uygulamalarda fark edebildim.
Gün değişti, devran döndü, Dernek Vakıf oldu, konuşan ağızlar suskunluk âlemine geçti, işleyen eller koşan ayaklar ancak kendilerine yeter hâle döndü, kermes gönüllülerine başka hüner sahipleri katıldı, mekânlar değişti, faaliyetler günün şartlarına göre yenilendi, Kubbealtı Lügâtı Türkçemize hediye edildi, “Türkçenin Sırları” ile başlayan “Kubbealtı Neşrîyatı”, yıldan yıla listesine eklediği külliyatlar yanında, ders, araştırma ve sanat kitapları ile kabarık bir sayıya ulaşırken muhtevâsı ile de geçmiş ve geleceği buluşturma vazifesinde yeni nesillere öncülük ederek yüzleri güldürdü, gönüllere su serpti. Hâsılı bayrak, başka başka ellere geçti ve elbette geçecek de, ne mutlu bu emâneti devralacak ellere.
TÜRKÜ DİNLEMEK
Bir kaç zaman önce televizyonda “Bergüzar” ve “Dem Bu Dem” başlıkları altında düzenli yayınlanan ve gerek sıra dışı repertuar seçimi ve gerekse usta icrâları ile 65 yaştan sonra türkü dinleme zevkini tattıran programların birinde, Erzurum’un “tatyan” usûlü türkülerine rastlamıştım. Bu usûlün, tatmak ve yanmak fiillerinin ilk hecelerinin birleşmesi ile meydana geldiği açıklaması daha önce duymuş, neredeyse yabancı sandığım bir kelimenin ne kadar Türkçe olduğunu öğrenip şaşırmıştım. Aynı programda icrâ edilen Raci Alkır’a ait yanık bir tatyan türkü, bu günlerde nedense gözlerimin önüne hep Suzan Ablacığımı getiriyor ve içimden çıkmıyor. “Amman ammaan” diye başlıyan nağmeleri şu sözler takip ediyordu:
Dün gece yâr hânesinde yastığım bir taş idi
Altım çamur üstüm yağmur yine gönlüm hoş idi
Ben yandım seni bilmem…
Bir dağ ne kadar ulu olsa kenarı yol olur
Buna bayram günü derler dostla düşman bir olur
Ben yandım seni bilmem…
Kısmetimize düşen “Dost’un Dostu” komşularımız ile birlikte saydıklarına ve sevdiklerine kavuştuğuna inandığım sevgili Suzan Ablacığımın hatırasını hayırla yâd ederken, bütün güzel komşularımızın ruhları şâd olsun diyorum.
Semahat Yüksel
Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.