loader image

Kenan Rifâî Büyükaksoy Anma Programı 6 Temmuz 2025

 Prof. Dr. Semahat Yüksel Konuşma Metni 

Cenan Vakfı – İstanbul Fetih Cemiyeti  

          1970 yıllardan îtibâren çatısı altında bulunma fırsatı bulduğumuz İstanbul Fetih Cemiyeti’nin Kara Mustafa Paşa Medresesi olarak bilinen bu tarihî mekânlarında, konferans sohbet ve muhtelif toplantılarda konuşmacı ve dinleyici olarak birlikte olduğumuz, bugün aramızda olmayan,  bütün büyüklerimizi ve kardeşlerimizi rahmetle anıyor, sizleri saygıyla selamlıyorum. 

          Ve ilâveten, bir “20. Yüzyıl münevveri” ve “mürebbisi” Kenan Rifâi Büyükaksoy’u, cemâle yürüyüşünün 75. Yılında yine bu mekânda yâd etmemize vesîle olan anma toplantısını tertip eden Cenan Vakfı ve İstanbul Fetih Cemiyetinin değerli başkan ve yönetim kurulu üyelerine teşekkürü borç biliyorum. 

         Konuşmama, Yakın zamanda yeniden okuma fırsatı bulduğum Fâtih Harbiye romanı ve onun dâvet ettiği çağrışımlarla başlamak istiyorum. 

          İlk baskısı 1931’de yapılmış bu romanında Peyâmi Safa, o yıllarda ve elbette ondan önce de üzerinde uzun uzun konuşulan, şark-garp medeniyetleri hakkındaki görüşlerini, öncelikle mekân ve kıyâfet mukâyeseleri üzerinden dile getirmeye gayret eder. Sonra, Fâtih ve Harbiye semtlerindeki sosyal gerçekler ve kişilerin iç dünyâlarında meydana gelen tereddütler, resme dâhil edilir. Böylece batılılaşma arayışının gündelik hayatta ve yaşama tarzında yol açtığı çatallaşma üzerinden romanın olay kurgusuna zemin hazırlanır.  

          Devrin Fâtih Harbiye tramvayı, romanın merkez karakteri Neriman’da “yeni bir hayatın iştiyâkını” ve “yeni bir medeniyet şuurunu uyandıran bir münebbih” olarak gösterilir. Baba Faiz bey ise Mesnevî okur, Dârülelhan Alaturka şubesinden kızının arkadaşı Şinâsi ile aralarında şark edebiyatı ve mûsikîden konuşurlar.  

      Romanın sonunda Neriman’ın uduna, dolayısı ile kendi semti Fâtih’e dönmesi ve baba Faiz beyin uyumadan önce okuduğu Gazali’den yapılan dört alıntı ile Peyâmi Safa romanını tamamlar. 

          Bu kapanış sahnesi,  hatıra hemen şu soruyu getiriyor: Acaba Gazali’nin ilim, irfan, hikmet dünyasından cümleler okumak, okuyucu için ne derece istifâdeli olabilir ve dolayısı ile romanın mesajındaki insan tipine ulaşmak için bu yol yeterli midir? 

       1971 yılında basılan Sohbetler Kenan Rifâî kitabını tanıyan bir okuyucu olarak bu soruya olumlu cevap vermek pek mümkün görünmüyor… 

       Zira bu kitapta okuyucu, hikmet kitaplarından sıralanan incileri okumakla kalmıyor, onların hikmetini öğretme gayreti içinde olan bir muallimle karşılaşıyor.  

 

 

          Bilindiği üzere Sohbetler iki kısımdır, hatta ilk baskısı iki cilt hâlindedir ve aziz Büyüğümüz Sâmiha Hanımefendi’nin önsözü ile neşredilmiştir. 

        Birinci Bölüm, 1927-1948 yılları arasında, henüz 22 yaşlarında iken, Semiha Cemal ve Sâmiha Ayverdi Hanımefendilerin, Hocalarının sohbetlerinde tuttukları notlardan derlenmiştir. 

       1922-1925 tarihleri arasında Ziyâ Cemal Beyefendi tarafından tutulan notlar ise, Selamlık Sohbetleri başlığı ile kitabın ikinci bölümünü meydana getirir.     

       Bu eser, irfan hayatımızı yapılandıran “sohbet” geleneğinde hoca-talebe münâsebetinin önemine ve gerekliliğine işaret ederken, buna bağlı olarak bu yolun âdabını, erkânını ve hatta uygulanan öğretim yönteminin inceliklerini tanıtan bir rehber özelliğindedir.    

       Tıpkı Fâtih Harbiye’de Faiz Beyin Gazali okuması gibi, bu meclislerde de, elbette başta Mesnevî olmak üzere muhtelif hikmet kitaplarından okumalar yapılabiliyor ama yalnızca okumakla kalınmıyor, sohbet sahibi tarafından yapılan açıklama ve bağlantılarla o metnin mânâsı genişletiliyor, derinleştiriliyor ve böylece tâliplerin istifâdesine zemin hazırlanıyor.    

       Sohbetler kitabında dikkat çeken bir diğer husus da, çoğunlukla sohbete katılanların sualleri, okudukları dîvanlar ve benzeri kitaplardan naklettikleri beyitler, kelâmıkibarlar ile sohbete vesîle olmaları ve hatta zaman zaman hocaları tarafından ismen sohbete katılmaya dâvet edilmeleridir.   

      Bazı kere de ise sohbet, gündelik hayat içinde yaşanan bir durumun, kusurlu kusursuz bir davranışın  nakledilmesi üzerine açılabiliyor.   

      Mesela tarihini tesbit edemediğimiz bir sohbet böyle bir vesîle üzerine başlıyor ve sözün başında şu îzahı okuyoruz: 

“( 2009/ 149-150) Uzun seneler hocamızın maddî mânevî pek büyük lutuflarını gördüğü halde takdir edememiş bir kimsenin, uzun senelerin ayrılığından sonra, oğlu ile berâber boynu bükük olarak geldiği konuşuldu. Bu sözlerimizi sükutla dinledikten sonra (Kendileri):  

       -Asıl belâ, belâyı verenden gâfil olmaktır. İnsanlar için Allah’ın zâhir ve bâtın nimetleri vardır…” 

      Diyerek sohbeti ilerlettikten  sonra günün ziyâretine bağlantı kurarak : 

       “ … Berat gecesi buraya gelmekle gafletlerini sildiler. Bizim onlara bir garezimiz bir alış verişimiz yok ki… geçmişi hemen atlar, gelin evlatlarım, deriz. Mâdem ki siz boynunuzu büküp geliyorsunuz ben de size ihsan ile sokulurum!” 

       Bu sözler ile Sâmiha Hanımefendinin Rahmet Kapısı dediği bu yolda hocası Kenan Rifâî Büyükaksoy,  tevhîdi merkez alan kürsü dersleri ve sohbetleri yanında, madde ve mânâ birliğini hâdiselerin dili ile konuşan konuşturan, yaşama üslubu ile yol gösteren bir mürebbi olarak âdeta karşımızdadır ve “candan cana sirâyet” denen hâl, herhalde böyle bir hâl olmalıdır.  

       Söz konusu bu sohbet Kendilerinin şu sözleri ile tamamlanıyor :  “Haydi Sâmiha kalk, geç oldu. Bu kadarcık olsun aldın, bu kadarcıklar içinde çok kitaplar var.” 

       Evet, değerli yazarımızın Kubbealtı Neşriyâtı arasındaki kırk beş kitaplık Ayverdi Külliyatı içinde, sayıları on yediyi bulan muhtelif başlıklardaki Hâtıralar dışında, on dört kitapta toplanan Mektuplar’ı, sanki bu sözün can bulmuş hâli gibidir. 

          Yazarlık hayatı 1938’de “Aşk Budur” ile başlayan Sâmiha Hanımefendi, bu ilk telifini Hocasına ‘Dile Gelen Taş’ ithafı ile imzalar. 

      Takip  eden on yıl içinde, yani 1948’e kadar, yazarlığının ilk dönem verimleri olan romanları Batmayan Gül-1939, Ateş Ağacı-1942, İnsan ve Şeytan-1942, Yaşayan Ölü-1942, Son Menzil-1943, Yolcu Nereye Gidiyorsun-1944, –Mesihpaşa İmam-1948, 1940’da Mâbette Bir Gece isimli hikâyeler derlemesi ve 1946’da Yusufcuk isimli mensur şiir türündeki eseri ile toplam on kitabı edebiyat dünyamıza kazandırmıştır. 

      1951 yılında Hoca’sının Hakk’a yürüdüğü 7 Temmuz 1950 tarihinden hemen sonra, Sâmiha hanımefendinin ve hocasının muhabbet halkasından Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri’nin kıymetli etütleri ile, onun hayâtı, şahsiyeti ve mâneviyat dünyâsına, tâlim ve terbiye usûlüne her yönü ile ışık tutan Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık isimli, devrin fikir ufku içinde ezber bozan türden sayılacak bir biyografiyi neşredilir.   

           1953 sonlarından itibâren Sâmiha Hanımefendinin hocasının Mesnevî Takrirleri’ni , Nihad Sâmi Banarlı, Safiye Erol, Nezihe Araz ve Sofi Huri ile bir araya gelerek yıllarca sürecek baskıya hazırlama işine giriştiği biliniyor.  

           Yayımlanması 1973 yılını bulacak olan Ken’an Rifâî: Şerhli Mesnevî Şerif‘ten başka, yine uzun yıllar emek verilerek hazırlanan, yukarıda adı geçen Ken’an Rifâî Sohbetler, iki cilt olarak 1991 yılında okuyucu ile buluşur,  

      1980 ve 1985 tarihli Dost ve Rahmet Kapısı telifleri ile Sâmiha Hanımefendi, Dost’un mânâ dostluğu halkasına girmenin ömür boyu yaşadığı şevki, heyecânı ve zevki yanında, hiç bırakmadığı vefâsı ve hiç unutmadığı, öğrendiklerini öğretme sorumluluğu ile Hoca’sını bir kere daha anar. 

       Fevziye Abdullah Tansel Hanımefendi, Mâbette Bir Gece’nin neşrinden sonra Sâmiha Hanımefendi’ye bir mektupla müracaat ederek, romanlarındaki kişilerin gerçek olup olmadığını sorar ve ondan şu cevabı alır:  

       “… adı geçen hikâyelerin temel ve çatı malzemeleri gerçek; örülüş ve dokunuşlarına ise hayal ürünü katılmıştır.” Ve devâmında ilâve eder: Yolcu Nereye Gidiyorsun’daki tiplerin de hemen hepsi berâber yaşadığım, gördüğüm sevilen veya sevilmedikleri halde Allah’ın bir ismine mazhar oldukları düşünülerek dil uzatılmayan celâl sahibi kimselerdir.” Bk. Kubbealtı Akademi Mecmuası, 2019/Yıl 48/ Sayı 3, s.7-11 

          Bu cümleler bize yazarın romanlarındaki tiplerin yakın çevresindeki kişilere, onlarda gözlemlediği  hal, halet ve davranışlara dayandığını göstermesi bakımından önemlidir.    

      Bir başka açıdan bakılınca, onun romanlarında sahne alan geniş tipler yelpazesi,  hocasının sohbetlerinden ve yaşayışından edindiği irfânî bakış ve kavrayışla, insanda tecellî eden yaradılış sırrına gösterdiği bütünleyici saygı ve edebin yansıması olarak görülebilir.   

          Romanlardaki tiplerin bir kısmı, dış gerçeklerin önlerine getirdiği durum ve hâdiseleri kabullenerek yaşayıp giderken, bir kısmı zihinlerinde ve iç âlemlerinde yükselen vâroluş soruları ile bir arayışa yönlendirilir. Yazarımızın kendi ifâdesi ile bu durum, “beşer seyyahının hakîkat âlemlerini arayışına” yöneldiği kadim yolculuktur.   

      Her iki hâlde de esas olan ve insandan beklenen, hesaba kitâba gelmeyen hâdiselerin, farklı farklı meşreplerle karşılaşmaların insanoğlunun yoluna çıkardığı zorluklar, zihnine takılan sorular ve ihtiyaçlar yumağı içinde “kendince” yol alıp şekillenmesidir.  

           Bir başka deyişle, insanı “ziyâdar” ve “endâzeli” bir yaşayışa sevk edecek “kemal” yolları herkese açıktır ama yola giriş kişinin bilerek, isteyerek “arayışına” ve kendini tashih için göstereceği irâde ve sarf edeceği emeğine bağlıdır. 

      Mesela, Mesihpaşa İmamında, Halis Efendi eğitimli, dürüst, ahlaklı, aile sahîbi kırk yaşlarında bir imamdır. Kahveye giderken dükkanının önünden geçtiği çoğu zaman sarhoş olan marangoz Tahir ve onun baktığı beslediği kedilerle başı hiç hoş değildir.  

      Aile içinde karısı Gülsüm Hanım, kayınvâlidesi Pembe Hanım, oğulları ve kızına karşı tutumu da bundan farklı değildir.  

       İş tâkibi için kendisine mürâcat edenlerin işlerini kolaylaştırmak yerine onları başından savmak isteyen davranışlar içindedir. Aldığı medrese eğitimi ona hayat yollarında refakat eder görünmemektedir. 

      Asıl önemlisi, tıbbıye talebesi oğlu Abdullah’ın arkadaşları kayınvâlide Pembe Hanım’ın odasında toplanıp görüş alış verişinde bulunurken, Halis Efendi onların sorularına cevap vermek şöyle dursun, aralarına katılma cesâreti bile gösteremez.  

       Gençler, mevcut gidişatı beğenmeyip “dünyanın selâmeti için kendi kendine yetecek,  tarihî ve millî şuurun beslediği bir şuur ve feragatle istikamet verecek, bütün niyetli, menfaatsiz garazsız olarak harekete geçecek O Adam’ı” ararken, Halis Efendi ikindi vakti geldi diyerek aralarından ayrılma yolunu tercih eder.  

      Ona göre içini kemiren dert onca bilgisine rağmen huzura erememiş ve yaptığı işte şevkini yitirmiş olmasındandır. 

          Buna karşılık romanın bir diğer tipi, marangoz Tahir bir süreliğine ortadan kaybolduktan sonra mahalleye döner, ama o çok değişmiştir, çünkü yolu bir Dost’a düşmüş ve Tahir evvelce “sadece sevdiklerinin dostu iken, şimdi şefkatine bütün cihânı muhatap etmeyi” öğrenmiştir. 

          Halis Efendi de bu Dost’a mülâki olmak ister ve  bir mektupla arzusunu beyan eder. Bir müddet sonra Dost’tan, medrese hocalarından duymadığı şu cevabı alır: “…beni mi görmek istiyorsun dostum? Peki görüşelim… Ben de sana hasretim… âmma daha evvel, bütün dünyada, karıncadan atmacaya kadar her mahlûkun, insanların ve eşyanın ve hatta taşın ve toprağın benimle ilişiği olduğunu düşün ve muameleni ona göre ayarla. Ne kimseden kırıl ne kimseyi kır ve ondan sonra benimle buluşma talebinde bulun.”2024/ 183 

       Bu ağır tekliften sonra kendini ölçüp biçen, içini yoklayan Halis Efendi, Dost ile görüşmek ümidini kaybeder, ama onunla hep perde arkasından konuşmaya devam ederken, Rah-ı Mevla denen Hak yolunda bir tek göz yaşı dökmediğini düşünür, bir sarhoşu seçen “aşk”ın kendisinin varlığına tenezzül etmediğinin farkına varır.  

       “Dünyâda her kulun bir istidat kabına mâlik olduğu” göz önüne alınınca, “onun kabı sarışın bir başla dolmuş taşıyorsa” buna bir diyecek olamazdı” sözleri ile vaziyet izah edilir.                 

           Bu romanların yazıldığı 30-40’lı yıllarda toplumun bir kısmı nezdinde, kurum ve uygulamaları ile din ve tasavvuf dünyası hakkındaki değerlendirmeler olumlu ve özendirici olmaktan çok uzak, halkın bildiği ve yaşadığı ise neredeyse çoğunlukla şekil ve tekrar çemberine hapsolmuş vaziyette idi. 

       Ayverdi romanlarında olayların akışı içinde,  kişiler kadrosunun yaşayış ve davranışlarını, fikir ve iç dünyalarında belirmeye başlayan beşeriyetin hep cevap aradığı ezelî sorulara,  hocasının tâlim halkasında yaşayarak öğrendiği hayatın içinden yaşanabilir sahnelerle cevap verme yönünde düzenler.  

       Şahsiyet inşâsında, beşeriyet merhalesini aşarak ‘en şerefli varlık’ olma bilincine ulaştıran tasfiye yollarına, eserlerinde kadın-erkek, her meslek ve seviyeden farklı farklı  karakterleri ve meşrepleri sevkeder.  

      Bu hamleci anlayışla “en güzel örnek” silsilesinin, çoğunlukla şiirlerle terennüm edilen kadim terbiye ve tefekkür yolunu yeni bir kalıba dökmüş roman türü ile 20.yüzyıl edebiyatımızın gündemine taşımıştır.  

         “Düşünerek aramak zahmetli bir keyfiyettir, ama beşeriyetin başına zorluk çıkaran asıl keyfiyet dünyâya ne için geldiğini düşünmemek ve bilmemektir” diyen Ayverdi’nin eserleri, bu evrensel bakış açısına göre bilgelik edebiyatı çerçevesinde  “ tekemmül ve tekâmül romanı” olarak tasnif edilebilir.   

      Dilimizde “gelişim, eğitim romanı” ile karşılanan Batı’nın “Bildungsromanı”, insanın kendini bilmesi ve gerçekleştirmesi idealini,  tek bir kişi üzerinden,  felsefece düşünüp, edebiyat dünyası içinde devir devir çizilen “modeller” üzerinden kurgularken, Ayverdi’nin “tekâmül romanı”, “ben kendimi bilmek istiyorum, insanlığımın kadrini bilmek, insanlığa leke süren sıfatlardan arınmak, silkinmek, sıyrılmak istiyorum” arayışına,  her bir insanı dâhil ederek teklifini cihanşumul hâle getirir. 

         Ayrıca  Sâmiha Hanımefendi sadece romanlarında değil, bütün eserlerinde, “yolda olan insanı” bir “fert” olarak “kendi kendine” bırakmaz, bütünleyici bir bakış açısı ile onu daima aile, toplum ve medeniyet zincirinin yapıcı bir halkası kılar. 

        Kıymetli yazarımız, îmanla vatanı, etle tırnak gibi bir bildiği için, her vesîle ile  kendini insanoğluna hakîkati ve doğruları söylemek, birliğe ve gerçeklere çağırmak vazîfesi karşısında hisseder ve ferdin hikmet yolundaki arayışına ışık tutan romanlarından sonra topluma yönelerek, yazı hayatının bir sonraki merhalesine geçer.  

        50li yıllarda İstanbul Geceleri, Edebî ve Mânevî Dünyası İçinde Fâtih ve Boğaziçinde Târih ile 1954 yaz aylarında yazmaya başladığı, ancak 1975’de neşredilen “Türk Târihinde Osmanlı Asırlar”ı bu dönemin verimlerinden sayılabilir.  

       Yazara göre  “Türk imânının ruhu olan tasavvuf”, hem fert hem de idârî ve sosyal hayatın bütün şubelerinde “esasları belli, yaygın bir vicdânî eğitimin yaşanan felsefesidir”. 

 

          Osmanlı toplumunda ilim, irfan, görgü ile daim “güzel ahlâk” yolunda olma gayretindeki fert üzerinden kurumlara intikal eden bu aktif anlayış, “Türk’ün Kızıl Elması olan İla-yıkelimetullah gaye ve şuurunu” beslemiştir ve onu “zıtları müşterek bir ahenk çatısı altında yerleştirmesini bilen tabiat kanunları” gibi,  dil,  din, mezhep farkına sahip toplulukları yönetme başarısına  ulaştırmıştır. 

           Değişen zamanlar içinde ise, “Her yönden kendi hüviyeti ile alâkasını kesmiş, varı yok etme basiretsizliğine uğramış bir milletiz” dese de Ayverdi,  hiçbir zaman ümitsiz değildir, aynı milletin bir gün yine bir “halk-ı cedid” buyruğu ile ayağa kalkacağına inanır.  

       Bu durumda yapılacak iş gençliğe tarih, dil, din, edebiyat konularında duymadıklarını duyurmak, bilmediklerini bildirmektir. Duygu ve düşüncelerimizi  “kendi mihverimiz etrafında” işletirsek “her hâtıra bir yol gösterici olabilir” anlayış ve azmiyle yeni bir yola koyulur. 

           1964’de sıra, Şehzadebaşı’nda biriktirdiği hâtıralar sandığını açmaya gelmiştir. Okuyucuyu İbrâhim Efendi Konağı’nın  “otantik” sahnesinde yaşanan ferahlı, saltanatlı günlerden sonra adım adım hüzünlü sonlara dâvet eder. Eserin bütününde çağlar boyu insanoğlunun yaşadığı ve sırrını çözmeye çalıştığı hikmetli tekâmül yolculuğundaki insanlık halleri hiç gözden kaçırılmaz, aile ve imparatorluk sembolleri üzerinden sebep sonuç bağlantıları, maddî mânevi boyutları ile işlenir.  

       1968-70’li yıllar Türkiye’de anarşinin üniversitelerden liselere kadar indiği ve sokaklara yayıldığı dönemlerdir. Gençliğin “fayda beklerken zarar gördüğümüz bu gür, çıplak ve taze enerjisini kendi tehlikesinden nasıl koruyabiliriz” sorusuna cevap arayan yazarın, 1969 yılında Misyonerlik Karşısında Türkiye, 1970’de Türk Rus Münâsebetleri ve Muhârebeleri, 1976 yılında Âbide Şahsiyetler, Millî Kültür Meseleleri ve Maarif Dâvâmız, Türkiye’nin Ermeni Meselesi isimli eserleri yayımlanır. 

           Türkiye’nin gençlik ve kültür değişimi meseleleri ile yoğun meşguliyeti arasında,  1978’e ulaşınca Ayverdi, muhatap çevresini genişleterek, Hicretin 1400.Yılı münâsebetiyle, bütün İslam münevverlerine, Müslüman devletlerine yönelen bir “dâvet” kaleme alır, bu metin Kölelikten Efendiliğe kısa başlığı ile basılır,  İngilizce ve Arapça’ya tercüme ettirilir, yoğun bir çaba ile bütün önde gelen isimlere ulaşması temin edilir.  

       Amaç hicrî takvimin yeni yüzyılı İslam âleminin birlikte karşılaması yanında,  İslam devletlerinin hudutlarını tahdit eden haritaların, İslam birliğini “ayıran çizgiler”  olmaması yönünde herkesi uyanıklığa ve gayrete davettir.  

           Kitabın sonundaki yirmi bir maddelik Temenniler’in başında, İslam memleketlerinin zihnî ve rûhî seviyelerini yükseltecek bir eğitim felsefesi tesbit edilip, müslümanın, ‘Kur’an ahlâkından koparılmadan, yaşadığı çağın ihtiyaç ve îcaplarına göre yetiştirilmesi teklifi yer alır. 

            Ayverdi kendisi hakkında, “Hayatım boyunca şerefli târihimin, dilimin, dinimin ve millî iftiharlarımın emrinde olmayı aziz bir borç bildim” derken, hocası Kenan Rifâî Büyükaksoy’un muhabbet halkası içinde rahle-i tedrisinde görüp yaşadığı, öğrendiği, dünkü verimli, yapıcı ve hamleci “zihniyeti” bugüne aşılama yolunda dâim gayret sarf edenlerden olmuş, milletinin geçmişinden gelen her tortuya “kıyâmetlik bir ömür” sağlamak heyecanı ile bildiğini yaşamış, yazmış, söylemiş ve konuşmuştur.  

      Her nâmuslu, vicdan sâhibi vatan evlâdından, bugünün Kızılelması niyetine beklediği ise, ister hekim, ister hâkim, mühendis, mîmar, memur, tâcir, işçi, usta, sütçü, saka olsun, hamiyet duygusu taşıyan her vatandaşın, hayatını,  maddî-mânevî kanunların “zabt-u rabtı’ içinde kurarak ömrünü “bir hizmet eri” olarak devam ettirmesi ve bereketlendirmesidir.  

 Bu hâlis temenninin, Büyüklerimiz tarafından kurulan bütün sivil toplum kuruluşlarının çatıları altında daim yâd edilmesi ve yaşanması ve böylece milletin kulağına ulaşması niyâzı ile sözlerime son verirken,  saygılarımı sunuyor, sabrınız için teşekkür ediyorum. 

Balmumcu/İstanbul